MOR RENGİN BÜYÜSÜ VE EMİRDAĞ

İdil Bilgeİlkay’a söz verdiğim üzere yarın sabah ilk işim, İlkay’ın mor sevgisi ve benim mor nefretim üzerine bir hikaye yazacağım buraya. Yarın sabahı bekleyiniz.
Şimdi, aşağıdaki bilgiyi Ferah Yanova hanım göndermiş. Çok teşekkür ederim. Çok güzel bir bilgi bu. Sizlerle de paylaşıyorum. Aslında bu hikaye İlkay’ın hikayesi prenses arkadaşımın mor tutkusunu da açıklıyor. Hikayenin sonuna benim mor maceramı da ekleyeceğim. Ama önce İlkay’ın hikayesini okuyunuz.
Neden dünyada hiçbir ülkenin bayrağında mor renk yok?
Dünyada toplam 195 ülke bulunuyor ve bu ülkelerin hiçbirisinin bayrağında mor renk kullanılmıyor. Peki neden? Aslında cevap basit. Mor, tarih boyunca en pahalı renk oldu ve sadece krallıkların ve imparatorlukların başındaki seçkin kitlelerin alabileceği bir lüks renk olarak kaldı.
Mor renk pigmentinin üretimi 18. yüzyıla kadar oldukça zahmetliydi. Mor rengin ilk kez bugünkü Suriye ve Lübnan'ın Akdeniz kıyı şeridinde yaşamış olan Fenikeliler tarafından kullanıldığı tahmin ediliyor. Sadece bu bölgeye özgü bir deniz salyangozundan elde edilen mor rengin üretimi yüzyıllarca diğer tüm renklerden daha zordu.
Özellikle bugün Lübnan sınırları içerisinde kalan Sur antik kentinde bulunan salyangozlardan bir gram mor boya elde edebilmek için on binlerce salyangoz gerekiyordu.


Mor renk yüzyıllar boyunca Murex olarak adlandırılan deniz salyangozlarından elde edilen pigmentlerle üretilmişti.
Morun ağırlığından daha fazla altına mâl olması, tarih boyunca bu rengin kraliyet ve imparatorluk rengi haline gelmesini de sağladı. Fenike ya da Sur moru olarak da bilinen rengin dayanıklı olması, kumaştan kolay kolay çıkmaması ve güneş ışığına maruz kaldıkça parlaklığının artması da bu rengin zengin çevreler tarafından arzulanmasını sağlamıştı.
Roma, Bizans, Pers imparatorluklarının yanı sıra, İngiltere'de de mor renk Kraliyet ailesini simgeler hale gelmişti.
1533 - 1603 yılları arasında İngiltere Kraliçesi olan I. Elizabeth, kendisi ve Kraliyet ailesi dışında kalanların mor renkte giysiler giymelerini yasaklamıştı.
Elizabeth döneminde yarım kilo mor boyanın değeri 1,5 kilo altın kadardı. Bu da bugünün altın fiyatlarıyla hesaplandığında yaklaşık 56.000 dolara denk geliyor.
Mor rengin bu astronomik değeri, hiçbir ülke ya da krallığın bayraklarında mor renk kullanmamasına yol açmıştı.
İngiliz kimyager William Henry Perkin, sentetik mor rengi 1856'da şans eseri keşfetti.
Morun genel kullanıma girmesi ve herkesin elde edebileceği bir renk haline gelmesi ise 19. yüzyılda İngiliz kimyager William Henry Perkin'in şans eseri sentetik mor rengi keşfetmesiyle mümkün oldu.
Perkin, Londra'daki evine kurduğu laboratuvarda sıtma ilacı üzerinde çalışırken yanlışlıkla sentetik mor pigmenti geliştirdi.
Geliştirdiği yöntemi seri üretime dönüştürmeye karar veren Perkin, kendi fabrikasını kurdu ve mor renk üretimine başladı.
Perkin'in buluşuyla birlikte mor renk de yavaş yavaş statü sembolü olmaktan çıktı ve herkesin kullandığı bir renge dönüştü. Ancak dünyadaki ülkelerin bayraklarının büyük kısmı aynı kaldı.
Eveeeet gelelim benim hikayeme ve mor sevmemezliğime. Mor renk bana aslında babaannemi hatırlatır. Canım babacığımm üzülmesin çok güzel şeyler yazacağım buraya babaannemle ilgili. Biz çocukken babaannem, dedem, hepsi nur içinde yatsınlar amcam,yengem Emirdağ’da otururlardı. Çünkü babam tarafı Afyon Emirdaglıdır benim. Çocukluğumun en güzel bayramlarını Emirdağ’da dedemin ve babaannemin 7çocuklarını bir tek terzi dükkanından kazandıkları para ile hepsini okutup büyüttükleri o evde geçirdim ben. Her bayram bu güzel, eski, Rumlardan kalma kapısı, yapısı güzel evde toplanılır, aile bir araya gelir hemen hemen dedem ve babaannemin 7 çocuğu, eşleri ve çocukları bu evde bir arada olurduk.. Eskiden bayram demek tatil demek değil, özleyenlerin kavuşması, vuslatların en güzeli demekti. Evin giriş kısmı kocaman bir salon büyüklüğündeydi. Girişte sağ ve solda iki sedir vardı. Hemen girişteydi bu iki sedir. İki sedirin ortasında bir masa vardı ve yemekler burada yenirdi. Bu geniş holün sağında ve solunda ikişer oda ve tam karşısında mutfak banyo ve mutfaktan bahçeye açılan kapı vardı hatırladığım kadarıyla. Ve tuvalet bahçeden 10-15 metre kadar aşağıda suyu ibrikle (Daha sonra başka bir hikayede canım babam Faik Bilge nin anlattığı " İbrikçi başı" fıkrasını anlatacağım size unutturmayın) götürdüğün bir yerdeydi. Öyle kocaman bir alaturka tasa sahipti ki buranın eski zamanlarda bir padişahın tuvaleti olduğunu düşünürdüm. Ben aslında şimdi düşünüyorum da ben çok küçükmüşüm sanırım. Tuvaletin heybeti bundan kaynaklanıyormuş. Bahçede mor, mürdüm rengi hatmi çiçekleri, erik ağacını hatırlıyorum. Bir de bahçeye çıkan kapıda bir tahta merdiven vardı. Onunla oynamayı, oradan dama çıkmayı çok severdik. Girişin hemen sağındaki odada büyükler toplanır muhabbet ederlerdi. Soldaki oda ise şimdiki tabirle oyun odasıydı.. Orada amcam Halis Bilge bize öyle oyunlar oynatırdı ki gülmekten altımıza çiş kaçırdığımızı hatırlıyorum. Bir keresinde tabakların altını mumla is yapmış, bu gece ruh çağıracağız diye karanlıkta hepimize tabakları dağıtıp ruhun gelmesi için tabaklarınızın altına elinizi surun, şimdi de yüzünüze sürün,geldiyse yüzünüz kapkara olacak deyip ışıkları açtığında hepimizin çığlık çığlığa evin içinde koşuşturduğumuzu hatırlıyorum. Abim Ender Hulusi Bilge, ablam Esra Güvençer , tüm kuzenlerim (Dilek Bilge, Aziz Ay,Ertug Bilge, Murat Ulutagay, Ebru Uzundemir, Mutlu Ulutagay Kartin, hepimiz hep birlikte ) ne kadar eğlendigimizi hatırlıyorum.
Orada yenen yumurtalı pide, yarpuzlu yoğurt çorbası, arabaşı çorbası, bükme,katmer, lokum, bazlama,sakala çarpan çorbası çocukluğumun unutulmaz lezzetleriydi. Hâlâ da öyledir.
Atlı arabaları unutamam evin önünden çok güzel bir sesli seramoni ile geçerlerdi. Çok heybetliydiler fikrimce.
Düğünlere ,kadınlara ve mor renge gelelim. Emirdağ’da mor renk ve her tonu kadınlar tarafından sevilir. Benim çocukluğuma ve bilinç altıma bu denli girebildiğini göre bu benim bir tespitimdir. Düğünlerde kadınlar bütün altın ziynetleri, evde ne varsa yani hepsini takarlar. Hatta bununla ilgili bir fıkra var. Bir düğünde bilezikleri çok olan bir kadın , diğer bir kadına bu bileziklerini göstermek için bilezikli eliyle "Öte git,öte git" derken, diğer kadın da küpelerini göstermek için kafasını sallayarak "Gitmiyorum işte" dermiş. Birkaç kolyeyi üst üste taktığımda hatırladığım bir ayrıntıdır. Kuaföre gidilir, saçlar yaptırılır ve saça sim döktürülür, o sim de düğündeki kadın erkek herkese illa ki bulaşır.
Mor rengi babaannem de çok severdi. Etekleri, şalvarları ,yatak örtüleri,yorganları kısacası o evde ve babaannemle ilgili her şeyde mor rengi hatırlıyorum. Ve kadife. Mor kadife bence çok seviyordu. Diyorum ya morun her tonu, çiçek çiçek, desen desen . Peki neden moru sevmiyorum, bunu çok düşündüm. Babaannemi bu kadar çok severken,onun sevdiği bu rengi neden sevmiyorum . Sanırım bunu şöyle açıklayabilirim. Babaannemin hayatı kolay bir hayat değildi. Onu hep evin içinde çalışırken,yemek yaparken, bükme, katmer, çorba yaparken,kuzinede yemek yaparken hatırlıyorum. Çantasındaki beyaz nane şekerini, Hacı misi kutusuna baş parmağını batırıp koklamasını, bize dini hikayeler anlatmasını, sanırım çok yorulmuş, hayat tarafından çok üzülmüş olduğu için mor renk bana hep babaannemin üzgün ,yorgun tarafını hatırlattığı için mor rengi hâlâ sevmiyorum. Ama o evi, çocukluğumun bayramlarını, kavuşmalarımızı, hacı misi kokusunu,beyaz nane şekerini, bizlere bıraktıkları espri kabiliyetini, birazcık müzik yeteneğini, yemekleri,düğünleri, at arabalarını hâlâ çok seviyor ve o günleri çok özlüyorum. Hikayenin sonuna gelince benim en sevdiğim rengi sorarsanız açık açık söyleyebilirim en sevdiğim renk koyu siyah. Bahtım kara ondan diyeceğim, bana uymayacak. Kapkara, kömür karası. Neden bilmem kimse altında bir sebep aramasın ayrı bir hikaye konusu olur.

İDİL BİLGE

Add comment


Security code
Refresh