SOKAĞIMIZA KOMŞU GELDİ

Burhanettin ÇilÇilli mahallesi Eşrefler sokakta evimizin karşısındaki boş arsada ev yapımına başlanmıştı. Henüz okula başlamamış, altı yaşındaydım. Damların üzerinden evin inşasını meraklı gözlerle seyrediyor, bir taraftan da bu yeni eve acep kimler gelecek diye çocuk aklımla düşünürken, fazla uzamadan kerpiçten kutu gibi, iki odalı, ortası sofalı bir ev yapılmıştı. Annem ve biz çocuklar yeni komşumuzu beklerken babam; “Burasını Bolvadinli Çılkoğlu sülalesinden Abdülkadir ağa yaptırmış. Birkaç güne kadar geleceklermiş, çarşıdan da dükkan kiralamış, lokum, şeker satacakmış.” dedi. 

Babamın dediği gibi göç kamyonu bizim sokağa girdi. Ancak, evin toprak sıvası henüz kurumadığı için kamyon, Doğu Dede’nin evi önüne durmuş, eşyalar oraya taşınıyordu. Göç kamyonunun yanına iyice yaklaşmış, olup bitenleri seyrederken, sıcacık bir elin elimi tuttuğunu, parmaklarımı sardığını gördüm. Döndüm baktım. Sürmeli gözleri, siyah üzüm tanesini, pembe pembe yanakları, Isparta gülünü andırıyor, uzun siyah kirpikleri, ince tül gibi gözlerinin üstüne iniyordu. Aniden ondan utanırcasına yere bakmışım. “Haydi utanma, neden sıkılıyorsun, gel eşyalarımızı taşıyalım.” diye tekrar pamuk gibi elleriyle beni çekiyordu. Gözlerim bu defa kalınca iki belik örülmüş, siyah saçlarına takılı kalmış seyrediyordum. Dediği gibi eşyaların küçüklerinden alıp Doğu Dede’nin ahşap hanayının tahta merdivenlerinden çıkıp iniyorduk. Sonunda taşınıp odalarına yerleşmişlerdi.
Annemle ziyaretlerine gittik. Bu ziyaret anında Pakize abla, annesi Bahriye teyzeye; “Anne ben Burhanettin ile babama, dükkanımıza gitmek istiyorum.” deyince annesi bir süre düşündü. Pakize abla, kararlıydı ısrar ediyor, adeta kuş gibi çırpınıyordu. Kendisi benden dört, beş yaş büyüktü. Nihayet Pakize abla kalktı, üzerini giyindi. Bahriye kadının yeşilce gözleri annemin gözlerine takılı vaziyetteydi. Annem; “Komşum, korkma Burhanettin onu götürür getirir. Burası küçük yer. Burhanettin’i dükkân ile ev arasında tanıyan çok olur.” diye ikna edince, hanayın tahta merdivenlerinden sevine sevine inerek el ele tutuşup evden çıkmıştık. Eşrefler sokaktan Özkara sokağa, buradan da çarşıya girmiş, sebze meyva halinin önündeki lokumcu dükkânına varmıştık. Orta boylu, etine dolgun, suratı oldukça sevimli, Abdülkadir amca tezgahtan ayrılıp kapı önünde elinde lokum, bizi karşıladı. Bana hitaben; “Muhafız, hoş geldin aç ağzını.” diyerek elindeki lokumları ağzımıza sokmuştu. “Güzel kızımı koru.” demişti. Aksine Pakize abla, beni koruyordu. Karda, buzda düşünce kanadımdan tutup kaldırıyor; “Küçük serçe üşüdün mü?” diye soruyordu. Bir müddet sonra eve döndük. Bahriye kadın, üzerindeki tedirginliğini henüz atamamış olacak ki, bizim dönüşümüze çok sevinmişti. Tedirgin olmakta haklıydı. Zira, Pakize abla şurada anlattığımdan daha da güzeldi. Onu her şeylerden esirgemekten haklıydı. El ele tutuşup dükkana gidip gelmelerimizin yanında yeni evlerinin sıvası kurudu ve onları Doğu Dede’nin evden kendi evlerine taşımıştık. Pakize abla ile dükkâna gidip gelmelerimiz üç yıl kadar sürdü. Abdülkadir amca, Bolvadin’in hemen hemen en köklü sülalesi Çılkoğulları’ndandı. Dedesi çok mal ve para bırakmış. Bahriye teyze, Bolvadin Hamidiye Köyü’nden olup muhacir kökenliydi.
Bu süre içinde komşuluk ilişkilerimiz iyice sağlamlaşmıştı. Birbirimize gidip gelmemiz sıklaşmıştı. Esasen Bolvadin halkı bizlere kıyasla daha kapalı olup kendilerinin dışındakiler ile fazla görüşmezlerdi. Her nasılsa bizi sevmişlerdi. Bunda Pakize ablanın payı büyüktü. Biz onları bizim evde akşam yemeğine davet etmiştik. Yemekler yendi, sohbet, yarenlik koyulaşmış Abdülkadir Ağa, eski günlerinden dem vuruyordu. Pakize abla, ablam Perihan ile ayrı bir odada sohbet ediyorlardı. Abdülkadir amca yaptıklarını, yaşadıklarını anlata dursun, burasını hiç unutmuyorum Babam kendisine; “Abdülkadir ömründe hiç sıkıntı görmedin.” deyince; “Burası bana göre çok önemlidir. Sen ne diyorsun Seyfettin Ağa! Dedem Çılkoğlu öyle bir servet bırakmış ki, bunu bitirinceye kadar ne sıkıntılar ne zahmetler çektim bir bilseniz. Hele buraya gelmezden önce ne insanlarla arkadaşlık yaptım. Yaylı arabası üzerinde içki âlemleri yaptık, çengilerle gezdik dolaştık. Şimdi düşünüyorum da bu yaptıklarımdan utanıyorum.” dedi. “Sonunda elimde kalan ile o âlemden canımı buraya attım.” demişti. Atalarımız her zaman demezler mi: “Oğlun akıllı, neylersin malı; oğlun deli, yine neylersin malı?” diye. Hele arkadaş çevresi daha da önemli değil midir? Bu şekilde kendileri ile hoş bir gece geçirmiştik.
Nihayet bir sabah, Abdülkadir amca sabahı karşılayamamış, gözlerini açamamış, vefat etmişti. Düzenleri bozuldu, dükkân kapatıldı. Pakize abla, o güzel gözlerinden epeyce yaşlar dökmüştü. Onunla bir daha el ele tutuşup dükkâna gidemedik. Abdülkadir amca, bizi karşılayamadı. Bahriye teyze, iş bilen, istikrarlı ve aile disiplini sağlam bir ev hanımıydı. En kısa sürede idareyi eline aldı. Yorgan dikimine başladı. Etrafta çabucak tanındı. İnce yorgan dikiminde en iyi ustaydı. Ölünceye kadar hayatını bu şekilde idame ettirmişti. Bizler evlenirken özene özene o yapmıştı. Zaman bizler farkına bile varamadan su gibi akıp gidiyordu. Pakize ablanın üzüm siyahı saçları omuzlarına düşüyor, o güzel vücudu serpiliyordu. Ben ilkokuldan ortaokula başlamıştım. Ara sıra uğruyor, hizmetleri olup olmadığını soruyordum. Kırılacak odunları varsa kırıyordum. Pakize abla, sepetiyle taşıyordu. Çok geçmedi. Akrabaları olan bir delikanlı ile evlendiler. Almanya’ya gittiler. Aradan uzun yıllar geçmişti. Eskişehir Otogarı’nda birbirimizi geriden gördük ve yaklaştık. Kendi boyunca çocukları vardı. Yine öyle güzeldi. Hâl hatır sorduk, ayakta sohbet ettik. Mutlu olduğunu her zaman duyardık. Enişte bey de yakışıklı, mükellef biriydi.
İşte bizim sokaklarda erkek sineğin dahi giremediği o küçük ve mütevazi evlerde böyle güzeller yetişmiş ve yaban eli değmeden gelin gitmişlerdir. Adından da bu şekilde söz ettirenler olmuştur.

 

Add comment


Security code
Refresh