ESKİ RAMAZAN VE BAYRAMLAR

Burhanettin ÇilHani her zaman deriz ya; ‘’ Eski Ramazanlar bir başka idi.’’ diye. Evet bu gerçekti. Elbette eski Ramazanlar farklı idi. Şöyle ki; oruç tutmayan , oruç tutana saygı gösterirdi. Oruçlunun gözü önünde bir şey yemez, içmezdi.Şimdiki gibi Ağustos sıcağında oruçlunun gözüne baka baka soğuk su şişesini başına dikmez, elinde dondurma külahı yalamazdı. İşte bunlardan dolayı ah eski Ramazanlar diye o günlerin özlemini duyuyoruz.Komşu komşusuna pişirdiğinden verir, tattırırdı.Zira ocakta pişen yemeğin kokusu komşu evine yayılırdı. Bu mübarek ay girerken daha doğrusu üç aylar Recep, Şaban ve Ramazan ayı yaklaşınca sokağın fakiri zengini, yaşlısı genci kendi kararınca onu karşılar. Önce dip bucak evinin temizliğini yapar, akşam sofrasında, özellikle sahurda yeneceklere önem verilirdi. Herkes ilahi bir güç ile oruca niyetlenmiştir.En güzelide sokaklara, evlere mübarek ayların kokusu ağır ağır yayılmaya etrafı sarıp sarmalamaya başlamıştır. Belediye’nin görevlendirdiği davulcular sokaklara dağılmış, haneleri sahura kaldırmak için çalmaktadır.Uyanmalarını istemediğimiz çocuklarımız ama davulun sesine ama mis kokan haşhaşlı katmerin kokusuna uyanırlar.İlk geceyi bu şekilde yer içer, oruca niyet ederdik.Bizler öğle namazını bekler ve ‘’tekne orucu tuttum’’ diye orucumuzu hane halkından birine verir ve karşılığında da bahşişimizi alırdık, başımızı okşarlar, sırtımız sıvazlanırdı.Bizlerin bu şekilde oruca alıştırılması ağır ağır sağlanırdı.Oruç açma vakti beklenir ve ezan sesiyle ilk orucumuzu açmış olur, sevincini yaşardık.Aile büyükleri ile birlikte teravih namazına hazırlanır gider namazımızı kılar gelirdik.Biz çocuklar top atan İzzet İmre veya kardeşi Gazi İmre’nin arkasına takılır, Yumuk’un Tepe’de topu ateşler, bizler de hepimiz gazi veya şehit olduk, diye yere kapanır, gülerdik. Onunla birlikte, Gazi amca önde, biz arkada eve gelirdik.Alelacele ellerimizi yıkarlar, ensemize bir tokat çekerler ve sofraya otururduk.Bu gazilik ve şehitlik olayını Ramazan ayı boyunca yaşamak üzere topçumuzun arkasına takılır, giderdik.Bir gün Gazi İmre ezan vakti geldi geçiyor, bir türlü topu ateşleyemedi, en sonunda büyük bir kızkınlıkla taşı vurunca patlattı biz çocuklar da ‘’yandım anam’’ sesleri arasında tarlanın içine yalandan öldü numarası yaptık ve tekrar Gazi emminin arkasına takılıp evlerimize gelmiştik.Ramazan boyunca sokak fırınları gece ve gündüz çalışır.Börek, bükme kokuları sokakları sarardı. Börek, bükme şimdi de yapılıyor ama o yıllardakine benzer un ne de yağ var. O zaman herşeyler tarladan kaldırıldığı gibi su ve yel değirmenlerinde öğütülüp yeniyordu.Haşhaşımızı kendimiz eker, kaldırır, yağını çıkarırdık.Haşhaş ve yağı hamurun en iyi dostudur, onu işletir, hazmını kolaylaştırır.Tarlada çalışan kesim için sahurda katmer, börek ,bükme ve erik hoşafı en tercih edilen yiyecekti.Zira erik hoşafı, gündüz sıcakta çalışan oruçluyu sıkmaz, hararetini alırdı. Esasen kilo vermek için hamama giren pehlivanlar ve Balıkesir yöresindeki hamamlarda kesecilik yapanlar yanlarında erik hoşafı ile gelirler. 

Konu komşu pişirdiğinden komşusuna verir, tattırırdı. Ayrıca sokağın ihtiyarları, dulları, yetimleri,yoksulu unutulmaz gözetilirdi.İhtiyarların soğuk çeşme veya kuyudan testileri doldurulur, verilirdi.Hatta bazen birbirimizle bu hususta yarış ederdik.Bu şekilde bayramı karşılar büyüklerimiz giyeceklerimizden noksan olanı tamam eder, arefe günü gecesinde yatağımızın başına korlar, uykudan uyanınca sevine sevine giysilerimize sarılırdık .Büyüklerimizle birlikte Bayram namazına gider, namazı kılar gelirdik ve top sesleri ile bayram başlamış olurdu.Önce aile büyüklerimizin ellerini öper, paralarımızı alırdık.Ortaya sofra konur, karnımızı doyurduktan sonra süslenir, sevdiğimiz bir iki arkadaş ile komşulara bayramlaşmaya giderdik.Bayram şekeri, para vs. ne ikram edilirse alır, bu paralarla hemen mantar ve balon alıp patlatırdık. Uzun Çarşı, baştan başa Cumhuriyet Meydanı’na kadar biz çocukların olurdu.O tarihlerde motorlu vasıtalar şimdiki gibi çok değildi.Burada doyasıya bayramı yaşardık.Uzun Çarşı, şimdi olduğu gibi o yıllarda da kaldırımları bizim oynamamıza çok müsait kaymak gibi idi. Burada kaç yıl topaç çevirdik, bilyeler vuruşturduk. İçimizde bazı incinen düşen arkadaşlarım olunca, onların ağlamasına hiç dayanamaz onlarla birlikte ben de ağlardım.Şu gün oldu nerede ağlayan bir çocuk sesi duysam, yüreğim delinir, gözlerimden yaşlar dökülür.Acaba bu küçük kuzunun neyi noksan, isteği nedir, diye derinden düşünür, bizim sokaklara varır gelirim. Çocukluk günlerimi hatırlarım. İşte böylece bir mübarek Ramazan Bayramı’nı geride bırakmış olurduk. Kurban Bayramları’nda da aynı sevinci yaşar, sevenlerimiz ile paylaşırdık.Kurban olan küçük baş hayvanın ince bağırsağını hemen alır, koşarak kasaplara götürür satar, harçlığımızı çıkarırdık.
Sokağımızda böyle en mutlu olduğumuz mübarek günlerde, bana hüzün veren komşumuz arkadaşımız Çakıroğlu sülalesinden Derviş Pamuk ‘un oğlu Abdullah (Kuşu) Pamuk’ tu. Babası Derviş amcanın toprağı azdı, tek at arabası ile köylere bakkaliye malı götürür, satar, sekiz on gün sonra döner, gelirdi. Annesi Cemile teyze, çok temiz bir kadındı, amansız bir hastalığa yakalanmıştı.Aile zaten çok fakirdi.Çok genç yaşta öldü, ardından Derviş amca öldü.Abdullah ve kardeşi Ceylan yetim kaldılar .Babaanne Hayriye ebenin yanında büyüdüler. Bunlar bizim temel komşularımızdı. Annem Cemile teyzeyi çok severdi. Abdullah küçük kardeşim Nurettin ile aynı yaşta olduğu için daima beraber oynarlardı.Hem kış hem de bağda bostanda yaz komşularımızdı.Onlara koşar onlardan da bize koşar oynardık.Ancak, Abdullah ağladığı zaman anam ve bizde gözümüzden yaş döker, onu yanımızdan ayırmazdık.Cemile teyze, Kurudere Köyü’nden Ahmet dedenin kızıydı. Ara sıra Ahmet dede, torunlarını yoklamaya gelirdi. Esasen bu ihtiyarda bir tas sıcak çorba ve sığınacak yer arıyordu. Abdullah, şoför oldu evlendi çocuk sahibi oldu.Kamyon aldı, uzun süre çalıştı hastalanarak 45-50 yaşlarında vefat etti.Ne zaman sıkılsa çözemediği bir problemi olduğu zaman mutlaka benim Emirdağ’a izine gelmemi bekler, derdini anlatınca onu rahatlatırdım.Gözü, gönlü son derece boldu.Yıllar geçse de Abdullah’ın o melül bakışları, oyun oynarken ayağına bir şeyler batınca ‘’Ana’’ diye ağlayışı gözümün önündedir.Bizim sokaklarda, güneş görmeyen odaları karanlık evlerden unutamadığım anılarımdır.

Add comment


Security code
Refresh