DELİÇAY

Burhanettin ÇilBazı seneler Çatallı ve Tez köylerinin ovasından boşalan yeğin yağmur suları sele dönüşürdü. Esasen bunun geldiği yer Dona ve Gedik yaylalarıdır. Su, kendini kanalize eder, yol bulur, akar. Bunun önüne geçmek, akıl işi değildir. “Deliçay” dediğimiz dere taşar, yakın olan bağı, bostanı, evleri basardı. Etrafına zarar verir, yukarıda övdüğüm güzellikleri acımadan alır götürürdü. Boz bulanık seller her şeyi yutarcasına hotur hotur öterek akardı. Bununla kalmaz, boz toprağın çamuru anında mil yatağına dönüşür, bu da sel gibi tehlikeli olurdu. Buna batınca çıkamazdık
Yine bir sene, Kurban Bayramı arife gününde bayram ihtiyaçlarımızı görmüş, akşam üzeri öküz arabamızla yola çıkmıştık. Komşularımız “Cıfsı” lakaplı Yusuf Ünver, Etyemez Mehmet Ünver de bizim arabaya binmişlerdi. Çeyrek saat sonra Karacaören’in tepeye, yolun sonuna varmıştık ki, otuz kırk metre ilerimizdeki Deliçay’ın geçtiği derenin köpürerek aktığını, taştığını ve etrafına yayılmış olduğunu gördük.
Ana yola yakın yerde tam derenin ağzında Hacı Bekir kuyusu vardı. (Yusuf Ünver’e ait) Kuyunun yerden yüksekliği en az yetmiş cm kadardı. Bu gibi sel felaketleri düşünülerek, bilezik kısmına iki basamakla çıkılırdı. Ağzındaki bilezik, kalınca mermerden

oyulmuş, yapılmıştı. Selin, kuyunun bileziğinin üstünden geçtiğini gördük. Deliçay sanki yutacak, alıp götürecek bir şeyler arıyordu. Ayın ışığında olup biteni bir müddet seyrettik. Az ilerideki bağ başındaki evimizde kardeşlerim Perihan ve Nurettin yalnızlardı. Babam, onlara : “Korkmayın, biz buradayız, yokuşun başında bekliyoruz, evimizden çıkmayın.” diye ün etmişti. Esasen korkmalarına da gerek yoktu. Aynı tarlada Döne anam ve amcamlar konulu idi. Hemen yanı başımızda da komşumuz Çalıklar sülalesi konulu idi. Evlerimizin arası birbirine çok yakındı. Annem arabanın kasasına yola çıkmadan mutlaka kilim serer, minder atardı. Yağmurdan korunmak için kilimi açarak sarındık. Hepimize yetmişti. Amcamoğlu Göklü de aşağıdan “Sakın gelmeyin geçemezsiniz.” diye bağırıyordu. Babam öküzlerimize çok güvenirdi. “Akçalarım bizi yolda koymaz, dereyi geçer.” deyince. Etyemez Mehmet, “Yahu sen aklını mı yedin, acelen ne? Görmüyor musun kuyu dolmuş, suyunu azgın deniz dalgaları gibi dışarı vuruyor, etrafını dövüyor. Bayramımızı başımıza mı yıkacaksın?” dedi. Esasen annem de izin vermedi. Yağmur yağıyordu, bayağı ıslanmıştık, hayvanları boyunduruktan çözüp arabaya bağlamıştık. Gece geç saatlere kadar bekledik. Yusuf Ünver, ileri giderek keşif yaptı, geldi. Çay’ın kendi halinde aktığını, ancak çok mil çöktüğünü, çamur olduğunu söyledi. Geçmeye karar verdiler. Babam öküzlerimizi arabaya koşarak, “Haydi akçalarım gösterin kendinizi.” diye yol verdi. Selin, Tez ovasından beri sürükleyip getirdiği ağaçlara vs kalıntılara, bilhassa boz toprağın çamuruna batmamak için Kamil Yenilmez’e ait tarlanın takım (an)ları üzerinden gidip Deliçay’dan geçerek evlerimize varmıştık.
Sabah kalktık, ne göresin vadide işe yarar bir şey koymamış, güzellikleri alıp götürmüştü. Babam ve ben o yıl bayram namazımızı kılmak için çamurdan dolayı Emirdağ’a camiye gidememiştik. Ben de bayram parası toplayamamıştım. Henüz vakit kuşluk olmadan ovada ne kadar göçmen kuş varsa hemen derede toplandılar ve selin getirdiği kurt, kuş, yılan, çayan ne varsa onları uzun gagalarıyla çamurun içinden alıyor, çok mutlu oluyorlar, hep birlikte lak lak diye lakırdıyorlardı. Burada bize misafirlikleri iki gün sürdü, sonunda bir akşam üstü aynı yerde toplandılar. Kendilerine göre sayım yaptılar. Toplanmayı sağlamak için devamlı ötüşüyorlardı. Onların lakırdıları arasında uykuya dalmıştım. Sabah kalktığımızda göçmen kuşların leyleklerin hepsinin burasını terk ettiğini görmüştüm. Yer altındaki mahlukatların çoğu boğularak ölmüşler, çamur deryasında yatıyorlardı. Bu fotoğraf karesi her yıl olmasa da iki veya üç yılda bir olurdu. Bundan yedi sekiz yıl önce bir vatandaşımızı özel otomobili ile sürüklediğini, ancak kurtarıldığını duymuştum.

Add comment