ÖMER TAŞER İLE ARKADAŞLIĞIMIZ

Ömer Taşer ile arkadaşlığımız öbür arkadaşlarımdan çok çok farklı idi. Kendisi ile aynı sınıfta hiç birlikte olmadık. Ancak, benimle arkadaş olmak istediğini Mustafa Demirci ve Ali İhsan Biçer’den konuşma sırasında öğrendim ve kısa sürede birbirimize alıştık, kaynaştık. Kendisini hemen anladım. Öbür arkadaşlarım gibi ben de okuyup şöyle olacağım, böyle yapacağım diye hiç hayâllere kapılmaz, susardı. Onlara gider, bize gelirdik. Ömer, oldukça güçlü, aslan yürekli, ateş gibiydi. Çabuk fark ettim, ruhu kabadayılığı seviyordu, güreşe meraklı idi. Babası Hamza Amca, güreşi seven, gözü gönlü bol biri idi. Bir gün onların eve girer girmez, beni antrede bir kavradı, elinden zor kurtulmuştum. Emirdağ’ın en büyük bakkal ve tuhafiye üzerine esnafıydı. Hayat engebelerle doludur. Her nasılsa işleri bozulmuştu. İzmir’e taşınıp tekrar iş kurmuştu, çok çalışkan biriydi. İşte Ömerler hayatın bu yüzünü çocuk yaşta gördüğü için hayatı kendi akışına bırakmış, bazen sesli, bazen sessiz geriden izlemeye dalmışlardı. Her gece mutlaka beraber olur, oturur, oturaklıca çayımızı kahvemizi içer, sohbet ederdik. Yolumuzda doğru yürür, en kabadayısından çekinmez, korkmazdık. Bunun için destansı bir

arkadaşlığımız vücut bulmuştur ve öylede devam etmektedir. “Kaslarımızı geliştirelim.” dedi. Bizim besihanenin kirişine kum torbasını astık, her gün azar azar çalıştık ve arzu ettiğimiz gelişmeyi gördük. Annem, yoruldunuz, der bir şeyler hazırlar, yiyince tekrar başlardık. Çok ilerleme kaydetmiştik. Bir gün bizden 6-7 yaş büyük, oldukça görkemli, iri yarı, ismini vermem doğru olmayacak, bir hemşerimiz Ömer’i bir meseleden dolayı sıkıştırmak, korkutmak ister. Ömer, bunu bana anlatınca kaçmasını söylemiştim. Okul yolunda Ömer’i bekler, Ömer, meseleyi anlatmak, kavga yapmak istemez. Karşıdaki Ömer’in üzerine yürür yürümez, Ömer, onu yere düşürür ve döver. Yine bir başka, hatta daha güçlü bir hemşerimizi de bu şekilde Bolvadin caddesinde haklar. Esasında kavgayı, gönül kırmayı hiç sevmeyen, efendi, alçak gönüllü birisidir. Kısa sürede Emirdağ gençliğine kendini tanıtmıştı. Bir dönem vekil öğretmenlik yaptı. Askerlikten sonra polis memuru oldu. Güreşte başarılı oldu. Emniyet Gücü’nde mindere çıktı, güreşler kazandı.
1970 yılı Temmuz ayında beni görev yeri İzmir’in Selçuk ilçesine davet etti. Israrla gelmemi istedi ve gittim. Önce İzmir’e Hamza Amca’nın yanına vardım. Gülen yüzü ile beni karşıladı. Bayraklı semtinin yüksek yerine kurmuş olduğu yurdunu, yuvasını gezdirdi. Hâlini hatırını sordum. Hayatından memnun olduğunu söylemişti. Burada Hamza amca ile vedalaştım ve oğlu Ömer’in yanına gittim. Çok sevindi, asil bir şekilde misafir etti. Motoru ile bir hafta İzmir ve civarını gezdirdi. Görmediğim yerleri görmüştüm. Milas’a giderken yabancı bir turist kız, motoru ile bize çarptı ve her üçümüzde yere yuvarlanıp kurtulmuştuk. Yine 1974 yılında, ben Malatya ilinde, kendisi de Muş Emniyet Müdürlüğü’nde idi. Emniyet Gücü ile Malatya’ya güreşe gelmişler. Mesai sonunda eve giderken kendisini görünce, daha o beni görmeden hızlıca bir omuz vurdum ve ani bir dönüş yapınca, beni gördü, sarmaş dolaş olduk. Birlikte bize geldik ve yemek yedik. Ertesi gün maç sırasında Malatyalı güreşçilerle takışınca Malatyalı Avukat Alaaddin Ali Kaşifoğlu; “Müdür Bey, arkadaşına söyle, biraz ağır olsun, sporda kavganın yeri yoktur.” deyince ben gidip kendisini ikna ettim ve Malatya’dan galibiyetle ayrılmışlardı.
Henüz Emirdağ’dan gurbete çıkmadan önce, Efe Yılmaz Keskintaş ve Telsizin oğlu Beton İhsan her ne kadar Ömer’i kendi yollarına çekmek isteseler de onlara katılmadı. Efe Erdem Ünlü’nün çok efendi, doğru dürüst bir yiğit olduğunu söylerdi, Emirdağ halkı da onu öyle bilirdi. Muş’tan İzmir’e tayin oldu, burada da güreşti. Görevi sırasında İzmir’in en namlı kabadayıları ile yolları kesişti. Emekli olunca İzmir kabadayılarından hemşerimiz Dinarlı Aziz Güçlü, 1954 yıllarında “Dinar canavarı” diye nam salmıştı. İzmir’de düzenini kurmuş, Ömer’e birlikte çalışalım dediyse de Ömer kabul etmedi. Aziz Güçlü, hakikaten her yönüyle dürüst, her zaman için haklının ve garibin yanında olan bir insandı. Kendisini yakinen tanırdım. Ömer, kendisi işyeri açtı, bir müddet çalıştırdı. Bilahare piyasadan çekildi. İzmir ve İstanbul kabadayılarının hemen hemen hepsiyle yakından irtibatı olup kendini tanıtmış, bu âlemde adını duyurmuştu. Burada da kötü işlere bulaşmadı, adını korudu. İlişkimiz aynı sıcaklıkta devam etmekte olup sık sık telefon görüşmesi yaparız. Hep eski günleri yâd ederiz. Bir zamanlar Emirdağ Dereboyu’nun demir köprülerin ikilisiydik, hiç ayrılmaz, mehtaba çıkar, şarkılar söylerdik. Asker Oldum Piyade, Uzun Yıllar Ötesinden, Kalbime Doğan Güneş, en çok sevdiğimiz söylediğimiz türkülerdi. Dere kenarında, dar sokaklarda, alçak yapılı evlerden dinlemek için çıkanı, efkârlanıp ağlayanı görürdük. Kalbime Doğan Güneşin sözleri Ömer’e ait şiirdi.
Benim kahvehane kültürüm olmadı. Gece hayatına düşkünlüğüm de olmadı, elbette çok sevdiğim arkadaşlarımla her ayın birinci günü odacısından hâkimi, savcısı dâhil olmak üzere toplanır, ama Emirdağ’da ama Eskişehir’e gelir nezih mekânlarda gece geçirir, eğlenirdik. Benden büyüklerle, gecemize zehir katmayacak, ortamı dağıtmayacak, bu âlemin müdavimleri ile hoş vakit geçirdiğim, birbirimize ziyafetler verdiğimiz günler çok oldu. Gençliğin çıktığı mekânı arkadaşım işbilir, gönlü geniş, sesi güzel Yusuf Köksal işletirdi. Kalabalığı başında toplamasını bilirdi. Düğünlerde kına gecesinde aranan ikili idik. Çoğu yerde ben gelmeden kınayı yaktırmaz, türküsünü söyletmez, beni bekletirdi. Avrupa’ya gitti. İzmir’e yerleştiler.
Bizim sokaklarda nice yürekli yiğitler yetişti, geldi geçti. Ömer Taşer, Atilla Kerman, Muhterem Davran, Maruf Erenoğlu, kardeşi Fikri Erenoğlu, Ceylan (Cingöz) Yardımcı, Seydi Özkara, Sait Tuğlu… sağlam, güvenilir yiğitlerdi. Yiğidin iyisi, makbulü arkadaşını yarı yolda bırakmayanıdır. Atalarımızdan bunu böyle öğrendik. Bunların dışında daha nice yiğitler, efendiler, beyler geldi geçti bizim sokaklardan. Bizden birkaç kuşak ileriden Mehmet Demiral (Dilli Boncuk) gelip geçti. Dilli Boncuk, genç ve delişmen, atak, tecrübesiz bir yiğitti. Ekinler, başak çıkarırken, ovalar gelin olacak kız gibi süslenmişti. 1955’in Haziran gecesinde bizim damların ardında 24 yaşında öldürüldü.
Her dalda arkadaş edinmekten çekinmedim. Kimin ne derece hayata katkı verdiğine baktım. Kendi ölçümde değerlendirdim, tecrübeler edindim. Yoldan çıkmakta olanı geri çevirmeye çalıştım, emeğimi esirgemedim. Zira insanı, arkadaşını sevmek geniş gönül, güzel yürek ister, emek ister. Lütufkârlık, mütevazılık ister. Arkadaşlarımın çoğunun ilkokul ve ortaokul numaralarını bugüne kadar unutmadım, aklımda kaldı. Onlara numaraları ile hitap etmeyi, onlara bir dal gül vermek olarak algıladım. Hepsine saygılı kaldım. Yollarımız ayrılsa da hâl hatır sormada kusur etmemeye son derece özen gösterdim. Arkadaşının yol kat ederek bir yerlere gelmesinden rahatsız olmaz, bilakis sevincine, yasına, zor günlerinde yanında olursan işte bu arkadaşlık yıkılmaz, bir ömür boyu tatlı anılarla sürer gider.

 

Add comment