Emirdağ’da Gezek

Emirdağ kültüründe bir Urfa, Gaziantep, Kütahya, Afyon, Balıkesir, Dursunbey’de olduğu gibi geçmişe dayalı müzikle zengince yapılan bir sıra gecesi anlayışı yoktur. On onbeş kişilik çok samimi bir arkadaş grubu veya evinde “arabaşı” yaptırmış, gönlünden çoşmuş insanlar gece kahvehanede otururken; “Arkadaşlar haydin kalkın, bizim eve gidelim, arabaşı yemeye sizleri davet ediyorum.” der. Bir grup arkadaşını kaldırır, birlikte giderler, gayet hoş bir karşılama ortamında arabaşını sohbet ederek tavuk veya hindi etinden yapılmış, sıcak nefis çorba ile baklava kesimine yakın daha güzeli üçgen şeklinde kesilmiş pişmiş arabaşı hamuru ağaç kaşıkla alınır ve yutulur. İçimi gayet güzel olur, faydalıdır, mide ve bağırsakları yormaz, rahatlatır. Emirdağ’ımızın öteden beri süregelen adetlerindendir. Ev sahibi sohbetlerin ardından daha başka meyve ve kuruyemiş gibi ikramlarda da bulunurdu. Bu husus, hane sahibinin durumuna bağlıdır. Arabaşı hamurunu çorba tasının içine düşüren cezalandırılır. En kısa sürede gezek sırası ona gelir. O, bu grubu evinde ağırlardı. Arabaşında ustalık, onun hamurunu çiğnemeden çorba ile birlikte yutmaktır. Başkaca durumları iyi olan arkadaş gruplarının

evlerinde yemekler vererek birbirlerini ağırladıkları olurdu. Esasen bu gibi toplanmalara evin büyükleri pek onay vermez, gelinin kızın içine girmelerine razıları olmazdı.
1964 yılının Kasım ayında yüksek dağlara “koç karı” düşmüş, havalar soğumuştu. Arabaşını tepside donduracak derecede idi. Anneme arkadaş grubumu davet edeceğimi söyledim. Evimizde annemden başka bayan yoktu. Yalnız olduğu için kendisine kıyamaz, bu şekil isteklerimi söyleyemezdim. Ancak 20 gün sonra askere gideceğim için itiraz etmeden, sevine sevine kabul etmişti. 5-6 büyük tepsiye arabaşı hamurunu dökmüş, tavuğumuz boldu. Tavuk etinden kuzu tenceresi dediğimiz tencere ile çorbasını yapmış, limon tuzunu eritmiş. Çeyizinden beri gelen porselen çorba kâsesini çıkarmış, gerçek cam limonluğa suyunu doldurmuş, babama iki düzüne kırmızı boyalı, nakışlı, ağaç kaşık aldırmış, odayı seccade, boyalı kilimler, el dokuması, nakışlı boncuklarla süslenmiş, yün yastıklar ve minderle görkemli hâle sokmuş, avlunun ortasına yaylada ovada kullandığımız lüks gibi yanan gece fenerini de asmış, yakmıştık. Akşam yemeğinden iki saat sonra Yılmaz Keskintaş (Efe)’ın çalıştırdığı Gençlik Kahvesi’nden 15 kişilik arkadaş grubuma; “Kalkın bize davetlisiniz.” diye kaldırıp getirdim. Annem, güleryüzle karşıladı, onlarda anneme yeni gelin diye espiri yaptılar, elini öptüler. İki sofralık olmuştuk. Arabaşı ikramımızı yaptık, ikinci tepsiyi sofraraya süreceğim, ancak tepsi görünürde yoktu. Meğer, Sebzeci Kara Yılmaz Erdönmez, tepsinin birini yüklüğün altına saklamış anneme şaka olsun diye. Böylece gülüm, balım arabaşını içtik. Duvar yastıklarına yaslandık otururken benim de haberim önceden yoktu. Annem önceden kesip hazırlamış olduğu kışlık kavunların ikramını yaptı. “Gelin bakalım çorbanın acısı Özburun biberiydi, ağzınız değişsin, acısı gitsin.” dedi. Arkadaşlarım buna çok memmun olmuşlardı, başkaca da ikramda bulunmamıştık. Hepsi annemin elini öperek ayrılmışlardı. Bu şekil güzel bir anım olmuştu.
O yıllarda ve daha önceleri bugünkü gibi imkânlar yoktu. Portakal, limon, muz ve nar kıt bulunurdu. Hastanın canı soğukça bir şey ister, bulunmazdı. Bostanımız, bağımızda üzümümüz bol olurdu. Konu komşu bu durumu bildikleri için hastanın selamını getirirler. Annem saman içinde veya evin ardıç kirişlerine iplerle astığı “kışlık kavun” diye tabir edilen “asma kelek”lerin reşit olanından verirdi. Yukarıda bahsettiğim gibi mahallemizden Güllizaroğlu Ahmet Ünver hastalanmış, ben de çok iyi bilirdim, epeyce yayla komşuluğumuz olmuştu. Hastalığı pek kötü geçerdi. Karısı, Mahmut kızına; “Ciğerim yanıyor. Hatca bacıya git, iyisinden asma kelek versin.” demiş. Hanımı geldi ve vermiştik. Ahmet Amca, kesip yiyince epeyce dualar da etmiş. O yıllarda her şeyler kıttı. Kışlar girer, çıkmayı bilmez, yağan kar damların küçelerin boyunu aşar, küreklerle, ahşap yabalarla damlar kürünür, akmasın diye oldukça büyük ve ağır taştan silindir şeklindeki yuvakla toprak damlar yuvaklanır, yuvak çekilir, damın evin üzeri beton gibi olurdu, akmazdı. Her şeyin ayrı ayrı yeri ve kıymeti vardı. Babamdan, amcamdan sormayı nasıl unutmuşum. Bizim evimiz iki katlı, zeminden oldukça yüksekteydi. Bir metre uzunluğunda en az 60 cm. kutrundaki bu taş yuvak oraya nasıl çıkarılmıştı?. Yaşam bu şekilde sürer giderdi.
Yukarıdan beri yazdıklarımı okudunuz ikram edilenler, öyle masraflı ve fazla emek gerektiren bir şey değil. Ancak, insanların ağzı bu darlıkta ve zor şartlarda yine de bal baklavası yemişçesine tatlı, hayat bugünkü gibi faturalı olmadığı gibi, her şeyler sözde güzel, tat da güzel, hilesiz ve temiz su gibi duruydu. Bu günlere sadece anıları kaldı.

 

Add comment


Security code
Refresh