Yemekler çorbadan başlar, sıra ile verilir. Bu sofra düğünün en canlı sofrasıdır. Kaşıklar iner kalkar. Tabaklar, sahanlar biri gider biri gelir. Genç delikanlıların sofrasıdır. Onlar birbirleriyle şakalaşarak yemeklerini yiyedursunlar bir taraftan oğlanın anası veya bacısı kınasını karmakta, kına bezini hazırlamaktadır. Damat ile sağdıç bir masaya karşılıklı otururlar, her ikisinin sağ avuçlarının ortasına kına konur, eline sürülür ve kırmızı atlas ile bağlanır. Bu atlaslar atılmaz, bir ömür boyu gelinin gelecek olan sandığında saklanırdı. Sesi güzel ve yanıkça olan arkadaşlar öne çıkar. Kartal misali sağdıç ve damadın omuzlarına ellerini korlar, kanatlarının altına alırlar.” Kına türküsünü (ağıdını) ağır ağır, özene özene çağırırlar. Buna “damat ile sağdıcı övme” denir. Buna ait türkü aşağıya çıkarılmıştır. Delikanlıların bağrışları birkaç sokak ötelerde duyulur. Ana baba davetliler dayanamaz ağlar. Bu arada deli-kanlılardan biri veya bir kaçı; “Haydin kına

kapanıyor.” Der, seyircilerden katılanlar olurdu. Çalgıcılar, “Cezayir havasına girmiştir, ortalığı hareketlendirir. Masa üzerindeki çanak içeri-sine davetliler ve evdeki diğer misafirlerden de katılan olurdu, zarf içerisinde veya açıktan para bırakırlardı. Davulcu, zurnacı, klarnetçi burada ustalığını konuşturur, düğün halkını ağlatır derecede çalarlar. Özen göstermez, baştan savma yap-maya kalksa, düğün sahibi veya sağdıç hemen müdahale eder uyarırdı. Misafirlerden gideni gider, kalanı kalır. Bu gece da-mat ile sağdıcın gecesidir. Damat için gençliğe vedadır. Onun için en güzel şarkılar, türküler birlikte söylenir, gecenin önemi, kadri bilinirdi.

KINA TÜRKÜSÜ
Kınası karılır tasta,
Oğlan evi pek havasta,
Kız evleri kara yasta.

Sağdıçım kınan kutlu olsun,
Şunca dirliğin tatlı olsun.
Heyyyy amannnn heyyyy.

Anamın bitli yorganı
Uykusu tatlı yorganı.
Ellerin cici yorganı,
(Uykusu acı yorganı. )
Kaynanam hamama varsa,
İki ayağı birden kaysa.
Hamam tası sana bana kalsa,

Sağdıcım kınan kutlu olsun,
Bunca dirliğin tatlı olsun
Heyyyy amannnn heyyyy

Kaynanam kümese varsa,
Kurk tavuklar gözünü de oysa.
Yumurtası sana bana kalsa,

Sağdıcım kınan kutlu olsun,
Şunca dirliğin tatlı olsun.
Heyyyy amannnn heyyyyy.
Yine bu gece uygun bir saatte evdeki mevcut halk ile kız evine gidilir, orada gelin kıza ve sağdıcına da kına yakılır. Bu gece kız evinde yapılan merasimin adına “kız başı” denir.
Kız başında, kızın arkadaşları, kızı ve sağdıcı överken şu ağıdı söylerler:
Biner atın iyisine,
Gider yolun kıyısına.
Çağırın kızın dayısına,
Kız dayısız gelin olmaz.
Kına yakılırken, gelin olacak kızlardan ağlamayanı pek azdır. Kimi öksüzdür, kimisi istediği çeyizi yapamamış, yaptıramamıştır. Kimisi de sevmediği bir oğlana verilmiştir. Kimi sevgisine, sevgilisine ağlar, kimi de gerçekten baba evinden ayrılışına ağlar.
Kına türküsünü çağırırlar, epeycesini ağlatırlardı. Bu kız evi için daha zordur. Bir yandan sevinç, bir yandan baba evinden ayrılış, yuvadan kanatlanıp uçmaktır. Ayrılışın elbette onu üzen, onun içini kanatan yönü de olacaktır. Baba sofrasına, baba evinin havasına vedadır. Biraz oynayıp güldükten sonra kız evinden dönülür. Yarın yani pazar günü saat kaçta gelin almaya gelineceği de burada tekrar konuşulur, belirlenir. Bu gece düğünün son gecesidir. Gerek oğlan evi gerek kız evinde sevinç ve hüzün ikisi bir arada yaşanır. Gecenin geç saatinde şöyle bir türkü odayı hüzne boğuyordu.
Şişeyi doldurdum ırakıyınan,
Bir dahi konuşmam meraklıynan.
Sana diyom sana hey allı gelin,
İnsan sevdiğine küser mi el aklıynan.
İşte burada Eski Mustafa, Ala Musa’nın Hüseyin ve Ceylan, klarnetleri ile dinleyicisine son derece hünerini dökmektedir.
Yayladan gelirken yolun sağında,
Bir çift güzel gördüm Emirdağ’ında,
Sordum güzel sen kimlerin nesisin?
Açtı kollarını sardı boynuma.
Kapıya bağladım kınalı koçu,
Harmanı kaldırdım yâr senin için.
Al bohçanı düş ardıma gidelim,
Gareser damları yâr bizim için.
(Afyonkarahisar Cezaevi anlamındadır)
Gıcılarda zalım poyraz gıcılar,
Yüreğime düştü koygun acılar.
Su yolunda suya giden bacılar,
Sucular içinde yârim var benim.
Sıvalı evlerin tozu mu olur, ?
Şu Emirdağ’ının yazı mı olur?
Sevdiğine varamayan kızların,
Vardığı oğlanda gözü mü olur?
Ana, kızına son nasihatlarını, öğütlerini yapar; “Yuvana ısın, kocanı sev, babasına, anasına görümcene, kayınına hürmetli ol, hürmette kusur etme. Bize laf söyletme. Artık senin evin orası, hane halkın onlar oldu. Yuvanı koru, çocuk sahibi ol. Yuvanda bahtiyar ol.” derler. Her iki tarafta bu gece pek uyumazlar. Sabah yorgun bakışlar altında başlar. Çalgılarda vedaya, sona dönük ezgiler söyler. Avlu içinde fırsat bulup oynayamayan varsa onları oynatırlar. Zira düğün evinde bazıları işten güçten vakit bulup oynayamazlar. Evdeki mevcutlara sofra konur, yemek yenir. Kız evine gidiş hazırlığı tamamlanır.
Oğlan evi tam tekmil damat hariç, sağdıç ve Bayraktar ile kız evine varılır. Önce gelinin çeyizleri arabaya yüklenir. Gelinin yastığını bir fırsatını bulup kaçıranlar olur. Gelin ara-bası ile yarışa kalkar, gelin alayından önce yastığı getirir ve damattan bahşişini alırdı. Bu olayı her düğün evi hoş karşılardı. Bunu ekseriyetle Yeni Mahalle‘den Deli İzzet’in oğlu Deli Fahrettin yapardı. Jeep ile otomobil ile yarışır, çok nefesli güçlü kuvvetli, huyu düzgün, bu gibi işlerle geçinen biriydi. Şayet oğlan eviyle kız evinin arası yakın mesafede ise sokağın mahallenin çocukları eşyanın bir kısmını kırıp dökmeden, özellikle gaz lambasını taşımaya özenir ve getirirdik.
Çalgıcılar gelinin odadan çıkışını merdivenlerden inişini, baba evine vedasını özene bezene, yürekleri acıtır şekilde dile getirirlerdi. Bizim küçüklüğümüzde gelin kıyafeti bugünkü gibi değildi. Eski usule göre gelin kıyafeti ve Gelin Başı Bağlamak: İç çamaşırı üzerine ipekten gömlek, ipekten uzun don. Üzerine üç etek saya veya yine has ipek kalın çizgili kumaştan dikilmiş mahrama giydirilirdi. Gelinin başı renkli atlas veya erbiler ile bağlanır. Yine önceden 4-5cm enindeki beze sıra sıra dikilmiş olan Tavus kuşunun yelekleri Gelinin başına taç niyetine bağlanır. Ön kısıma küçük yuvarlak cep aynası yerleştirilir, başından aşağı al uzun duvaklık ile yüzü kapatılırdı. Ablam Perihan bu şekildeki gelinlik ile gelin olmuştu. Bu da benim hayatımda unutamadığım anılarımın başında gelir. Kardeşimin baba evinden ayrılışına çok üzülmüştüm.
Gelinin babası veya kardeşi gelinin beline kırmızı kurdeleden kuşak bağlar bunun adına “gayret kuşağı” denir. Ha-yatın boyunca gayretli ol, anlamındadır. Gelinin elinden tutar, koluna girerek evden çıkarırdı. Bu arada usulca; “Bizi mahcup etme, yuvanda geçimli ol.” diye nasihatte unutulmazdı.
Gelin süslenmiş bir ata bindirilir Atın başını atın sahibi veya oğlan evinden güvenilir bir kişi çekerdi. Bu işi umumiyetle ilçemizde eski nalbantlardan “Söke” soy isimli Beytullahlar sülalesinin çocukları İsmail, Fahrettin ve amcalarının oğlu Fevzi Söke yaparlardı. Onlar atın dilinden anlar ve çok güzel atları olurdu. Ayrıca jeepe, varsa otomobile bindirilirdi. Bütün işler bittikten sonra oğlan evi, kız evi önüne de, çocuklara bolca fıstık, şeker ve bozuk para saçmayı unutmazdı. Hatta kız evi başlık parasında, alınmış olan takı da, kıyafette üzdü ise bunları evin camlarına doğru hızlıca saçardı. Saçılan bozuk paraları, şekerleri birbirimizle itişe kalkışa minik serçeler gibi toplardık. Bazen gelin alayını kaçırır Kamyona binemezdik. Hatta kız evinin sokağındaki çocuklardan sopa dahi yediğimiz, ayakkabımızın tekini kaybettiğimiz olurdu. Bu gibi olayları çocukluğunda yaşamış olan büyüklerimizden bazıları bizleri uyarır “Gelin alayından geri kalmayın.” derlerdi. Merhametli kamyon ve otobüs şoförleri de bizleri atıp gitmezlerdi.
Düğünlerde, sokaklarda, çarşılarda biz çocuklara yüzleri gülen insanları tanırım. Başta Kürtler sülalesinden Ekmekçi Şükrü Barlas, yeğeni Hamdi Barlas, Münir Özkara, Mazhar Erenoğlu, Nurettin Yürük, Bozahmetler sülalesinden Mustafa Urfalı, Potuklu sülalesinden Ali Çil çocuklarla, gençlerle aralarına mesafe koymazlar, daima yüzleri gülerdi. Bu vesile ile hepsini rahmetle anıyorum.
Şimdi “düğün alayı” sözcüğünün yerini “gelin alayı” sözcüğü almıştır. Köyün veya kasabanın caddelerinde dolaşarak oğlan evine gelir. Kayınbaba atın üstünden gelinini indirmek ister, ancak gelin inmez. Kayınbabadan takı takmasını bekler ve kayınbaba bütçesine göre takısını takar. Hazırda takı yoksa “Bir adet küçükbaş veya büyükbaş hayvan verdim.” der gelini inmeye razı ederdi. Gelinin koluna girer ve ilahilerle yukarı, gelin odasına çıkarırdı. Gelin odasında bir sandalye üzerine oturtulur. Çalgıcılar düğünün sona erdiğini davula son tokmak vuruşları ile işaret ederdi. Gelin ile birlikte yenge de-nen bir yakını da gelmiştir. O, bu geceyi oğlan evinde geçirir.
Misafirlerin tamamı dağılmıştır, akşam namazından sonra dini nikâh merasimi için bir din adamı çağrılır. “Nikâh yemeği” verilir, sonunda “dini nikâh”ları kıyılır. “Medeni nikâh” düğünden önce yapılmıştır. Dualar yapılarak damat yani “güvey”i gelinin odasına, arkasından yumruklar vurularak sokulur. Güveyi, geline; “Yuvana hoş geldin.” diyerek huzurunda dikilir ve yüz görümlüğünü takmak üzere al duvağını besmele ile iki eliyle kaldırır açar ve alnından öperek takısını takar. Ürperen kalbi heyecanla atan kuşunu, misafirini rahatlatır. Ardından ikişer rekat namaz kılarlar. Mutlu ve bahtiyar olmaları ve nur topu gibi çocuk sahibi olmaları için Cenab-ı Allah’a dua ve niyazda bulunurlar. Bu merasimin adına güveyi ile gelinin “gerdek gecesi” denir. Bir müddet sonra dışarıya beyaz yatak çarşafı oda kapısından usulca anneye veya bacıya uzatılır. Burası öteden beri süre gelen ve üzerinde titizlikle durulan bir husustur. Zira gelinin bu eve bakire gelip gelmediği anlaşılır, noktalanır. Bazı evler bir iki el silah dahi atarlardı. Hatta kız evi merkezde veya merkeze bağlı köyler-den birinde ise oraya da bu sevinçli haber ulaştırılırdı. Gelin ile birlikte gelen yengede rahat bir nefes alırdı.
Oğlan evi, pek sevinçlidir. Gelin ve güveyi sabah ezanı ile birlikte kalkarlar, gelin ocağı, sobayı yakar, kahvaltı sofrasını kurar, hane halkını kaldırır, ilk gününe bu şekilde adım atmış olurdu. Öğleye doğru tekrar duvağın altına girer. Konu komşu “gelin duvağı”na onu görmeye gelirler. İşte tam bu esnada duvak açılınca orada dolaşan küçük çocuklardan ekse-ri oğlan çocuğu gelinin kucağına verilir ki, ilk çocuğunun oğlan olması için niyazda bulunurlar. Düğün esnasında hediye-sini getiremeyen, gelemeyenler hediyesini verir takısını takar-dı. Bu duvak merasimi de birkaç gün sürer gelen giden eksik olmaz, bazen gelin ile güveyi usanırlar, yalnız kalmayı sabırsızlıkla beklerdi.
Sağdıç görevini yapmış mutlu olmuştur. Güveyi ile arkadaşlıkları, birbirine bağlılıkları ölene dek sürer, birbirlerini kardeş gibi sever sayarlar. Şayet bekâr ise, onun düğününde de güveyimiz sağdıçlık görevini üstlenecektir. Çok geçmez kaynana gelinine usul usul onu okşaya okşaya; “Çocuğa kaldın mı?” diye sorardı. Gelin ile güveyinin bu dönemleri de rahat değildir. Kaynana sabırsızlanır, gelinin çocuk yapıp yapamayacağını titizlikle takip eder, en kısa zamanda kucağına torun vermesini ister.
Yukarıda izah ettiğim gelin elbisesi zamanla değişerek bugünkü modern beyaz gelinlikler alındı, giyildi. At yerine en lüks otomobiller süslendi, gelinin başı en usta kuaförlerce tarandı. İnce sırma belikler artık örülmez oldu. Yanaklarına, dudaklarına allıklar, gözlerine sürmeler çekildi. Burada Emirdağ’ımızın örf ve adetlerine göre yaşanmış olan geçmişte üç gece, dört gündüz süren bir “Türkmen Düğünü”nü elimden geldiğince en ince detaylarına kadar yazarak anlatmak istedim. İleride gelecek nesillere kaynak olacağını düşündüm. Şöyle ki; Halklar geçmişten gelen örf ve adetleri ile yaşarlar, anılırlar. Benim düğünümde sağdıcım yeğenim Hasan Barlas’tı. Eli açık, gönlü zengindi. Sağdıçlık görevini kusursuzca, seve seve yapmıştı. Düğün boyunca beni hiç yormadı, hep kendisi koşmuştu. Amcam evleniyor diye çok sevinmişti. Dilerim Allah’tan mekânı cennet olur. Burada düğünün birinci gününe “Bayrak günü”, ikinci gününe “Boşu günü”, üçüncü gününe “Kına günü”. (Kız evinde yapılan merasime “kız başı” dördüncü gününe “Gelin alma günü” denirdi.