Burhanettin Çilİnsanoğlu her şeyi unutur. Bahar gelince, yaylaya çıkar, yurduna yerleşir, koyun kuzu, çan sesleri arasında, çayır çimen, çağlayan dereler, soğuk pınarların başında kışın çekilen eziyetleri, yorgunluğu, bütün bunları çabuk unutuverir; süte yoğurda, kaymağa kavuşur, yaylayı bütün dertlerden uzak yaşardık.
Geceleri yıldızlar yorganımız, çan sesleri ninnimizdi. Çoban kavalında dağları, hasreti ayrılığı dinledim. Yağmurda sulu sepkende, çıvgında doğayı yaşadım. Kaya diplerine, koyaklara sığındım. Geceleri çoban ateşleri yaktım. Aç kurtlara, hırsızlara köpeklerimi hayladım. Arkadaş edinir, bazen yurtla-rı gezmeye giderdik. Topluca yüksekçe bir yere oturur, komşu obalara doğru yönümüzü döner türküler söyler, onlara birlik ve beraberliğimizin işaretini verirdik. Yaylada gelen misafire mutlaka sergenden kaymak yüzü toplanır, üzerine toz şeker dökülerek ikram edilirdi. Yine Kızdoğdu yaylasına ışkın top-lamaya, kekik, su yataklarından (kır nanesi) yarpız toplar, ışkını yaylaya çıkamayan arkadaşlarımıza hediye götürürdük.
Akşam serinliğinde obalı kızlar, gelinler birlikte kuzu-yu anadan ayırmaya (seçmeye) giderdik. Burada gençler bir-birini daha bir yakından tanır, göz göze gelirdi. Bunlar gençlerin en hoşuna giden şeylerdi. Oyunlar oynar, kıngıraça biner-dik. Yaylada o

temiz havada gençlerin kanı kaynar, gönülleri sevgi sevmeyi ister. Gönüllerinde güzel birine yer vermeyi, onu yüreğinin en güzel yerine kondurmayı ister. Her gece anlatacak, söyleşi yapacak birini arar. Bulamaz ise yıldızlarla konuşur, derdini yıldızlara, ay dedeye anlatır. Sıtare dediğimiz, sarı çiçek dalından alınarak eve getirilir, topakevin direğine veya alayçığın sundurmasına asılır. Dilek tutulur. Sitare çiçek açar büyürse dileğin olacağına inanılır. Ekseri sınıfı ge-çip geçemeyeceğimiz niyet alınarak dilek tutulurdu. Genç kızdan sevgine karşılık bulup bulmadığını öğrenmek için cep aynası tutulur, eğer onun da gönlü var ise, o da cevabını ayna tutarak bildirir. Aynanın bu ve buna benzer olaylarda tarihi çok eski olup günümüze kadar süre gelmiştir.

Derken koyunlar kırkılır, yapağısı satılır, gelir elde edilir. Yün ihtiyacı olan ev hanımları, yorgan döşek yapmak üze-re ihtiyacı kadarını alır, ayna gözü sularda yur, yıkar, kurutur, çırpar, evin köşesinde muhafaza eder. Fırsat buldukça kışlık kazak ve çorap örmeye hazırlık yapar, kirmende yün eğirir.
Koyunlar inekler varsa keçiler hevesle sağılır, sütün-den yoğurt, peynir, kaymağından yağ yapılır. İhtiyaç fazlası sütü olan evler haftadan haftaya satılmak üzere peynir yaparlar ve pazara getirirler. Satar elimiz bollaşırdı. Bu arada sütün yanında kuru incir sürümü çok olur, incirler önce güzelce yı-kanır kuşbaşı şeklinde doğranır ve üzerine sıcak süt dökülür. Bir müddet sonra el ile ezilir kendi haline bırakılır gecenin ayazını yiyince kerpiç gibi donar, yemek yanında veya sonrasında dondurma gibi yenir, karşı tepeler, yıldızlar daha bir güzel seyredilir. Ayrıca, cevizle veya kaymakla doldurulur. Yaylacının göçerin baklavası pastası incir ve üzümdür. Çocukluğumda Aydın, Denizli esnafından tulum peynirini incir ve üzümle takas ederdik. Yaylaya çıkarırdık. Ayrıca sütten sık sık sütlaç yapılırdı.
Bu güzellikler böyle devam ederken havalar bulansa, bir yerden bir yere siyah bulut ağsa, insanların kulağı seste, gözü ovaya dönük olur. Acaba ovaya, ekinlere bağa bostana yağmur düştü mü, yağış normal mi yoksa afat mı oldu korku-su, içlerinden hiç eksik olmaz, her gelen geçenden ilk önce bu haberler sorulurdu. Temmuz ortasında ovanın sürüye açılması beklenir. Yeşil yaylalar, çayırlar, çimenler sararıp solmaya başlayınca, gürül gürül akan dereler, çağlayan pınarlar ağır ağır akmaya başlayınca, Temmuz ayının sonlarına doğru ekinler işlenir, ovalar sürülere açılır ve yaylalarda göç hazırlıkları başlar. Yıkanacaklar yıkanır, en sonunda da geceden kalkılır, pınarın başında ilkme yağı yıkanır. Koyun derisine basılarak itinalı bir şekilde ovaya indirilir. Gelinler, kızlar kınalar yakınır, mor belikler örülür, çobanı çelteği obalıdan önce gizlice hazırlığını yapmış, köpeklerin boynunu al keçe ile süslemiş, çanlarını teker teker elden geçirmiştir. Yayladan inişin geçidi daha görkemli olur.
Çıkarken havalar henüz oturaklaşmadığından bu nevi süse saltanata vakit yoktur, olmamıştır. Şiddetli yağmur ve boran ile yaylaya varılır. Koyunlar kıştan zayıf, ezik çıkmıştır. Her şey böyle giderken ya sevgiliden ayrılan varsa, işte bu ayrılık zor olur. Burada sevgililer mutlaka birbirine bir bergüzar (armağan) verirler. Bu armağan saçından birkaç tel olur, mendil, ayna, tarak olur. En güzeli saçı veya elinde işlemiş olduğu çiçekli çevresidir mendilidir.
Obalının yaşlısı, genci obadan kalkarken denklerini yaparken etrafa, yurduna, başını kaldırarak mor dağların en yücesini Kızdoğdu yaylasını inceden inceye süzer, ona bir şeyler mırıldanır, ezgilenir gözyaşı döker. Kendilerinden önce nice büyüklerin konup geçtiklerini hatırlar ve “Haydi bakalım havanı suyunu helal et, Sinekli Yaylası, Cinli Pınar, yeni se-neye kim öle kim kala…” diyerek gönülleri buruk bir şekilde ayrılırlar. İşte konargöçer aşiretler farkına varılmasa da bu şekilde en güzel en duru duygularla doludurlar. Yağmurdan, borandan, güneşten, yelden sakınıp kuytusuna, duldasına sığındığı taşları kayaları hiçbir zaman unutamaz, bir alıç veya ahlat ağacından yediği meyveyi ve lezzetini unutamaz. İster bir asır geçsin onun yerini, gölgesinde yattığını her zaman hatırlar.
Esasen Cenabı Allah’ın dağlara, kayalara, ağaçlara, pı-narlara kulak ve göz verdiğinin de bilincindedir. Göçerin gelini, kızı pınarla dertleşmeyi öteden beri sever. Yıldızlar, ay dede onun hemen her sıkıştığında varıp el açıp dert yandığı-dır. Bundan dolayı ayrılıklarda en halis duygular seferber olup ayrılık zor olurdu.

Sinekli Yaylası’ndan bahsetmeden geçmek olur mu?
Emirdağ yaylalarının bir kaçına, atalarım, ama müsta-kil, ama çoban evi yanında konmuş, göçmüştür. Kartalpınarı yaylaların yücesidir, etrafı gayet rahattır. Bolvadinli yaylacılara komşudur. Büyükgölcük, Küçükgölcük, Uyuzpınarı, Yağ-lıpınar, Kayışoğlu, Kızdoğdu, Ağıllıkaya, Göğüs Yayla hepsi güzeldir, otlak ve su sıkıntısı çekilmez. Yellibel’in güney ve doğu yakasındaki yaylalar daha yücedir. Kuzey ve batı isti-kametindeki yaylalar daha engincedir. Ancak bunların yanın-da Sinekli Yaylası apayrı bir güzelliğe sahip, her yer çayır çimen, etrafı disipline edilmiş çitlerle çevrilidir. Bir baştan bir başa söğüt ve kavak ağaçları ile donatılmıştır. Keza çağlayan sular kanalize edilerek bahçelere, çayırlara nöbetleşe su veril-mesi sağlanmıştır. Etraftan korunurdu Kızdoğdu’nun bir bölümünü koru olarak belirlemişler, buraya başka obanın sürüleri giremezdi. Köksal sülalesi buraya sahiplenebilmek için büyük mücadeleler vermiş olup yaz ve kış burada yaşarlar, ona göre evler ve çardaklar ağıllar yapmışlar. Hayvanları çayır otu ve saman sıkıntısı çekmezdi. Hepsini buradan elde ederlerdi. Kötü hava şartlarında Emirdağlı yaylacılara kucak açarlar, hiçbir şey esirgemezlerdi. Orası hem yayla, hem özenle kurulmuş bir çiftlik konumundaydı. Bu güzel yere selam olsun.
Önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi, falan yurt falanındı diye yazmayacağım. Şöyle ki; yurtların her birinde sene sene değişik sülaleler, çoban evleri oturmuş, başına oba-lıyı toplamış, konup göçmüştür ve hiç biri falanın tapulu yeri değil, Emirdağ merkez ve köylerine aittir. Şurasına benim atalarım devamlı konmuş desem, öbür taraftan bir başka sülaleye mensup arkadaş, “Nasıl olur, orası bizim yurdumuzdu.” diye ortaya çıkabilir. Bu nedenle hiçbir yaylacının anısına gölge düşmesini istemem. Boş sürtüşmelere de girmek istemem. Babamların senelerce Kermanlar (Hacı Ahmet Ağalar) ile birlikte Sinekli Yaylası, Büyükgölcük ve Kartalpınarı’na müstakilen konduklarını büyüklerimin anlatılarından çok iyi biliyorum. Kacerli yaylalarının birkaçı hariç Çatallı Köyü’ne doğru sallandıkça, baharı çabuk geçer, suyu azalır. Hemen hemen hepsini de görmüş arkadaşlarımla yurtan yurda dolaş-mışımdır.
Her ne kadar, Emirdağ yaylalarımız çıplak ve erozyona açık olsa, ormanı olmasa da büyük sürüler için en güzel yerdir. Önüne durup değneğine dayanırsan 800-1000 koyunu boncuk gibi bir araya dizer, onları keyifle otlatır, kavalına aklından geçenleri okursun. Yaylaların bu özelliği önemlidir. Sürüler pek yorulmaz; sürüyü ordan oraya dolaştırmadan doyurur, sularsın. Hayvancılık azalmıştır. Buna rağmen başka düşünceler projeler ışığında yaylalar henüz ele alınmış değildir. Bu uğurda senelerce Aziziye ve Emirdağ dergilerinde eli kalem tutan hemşehrilerim yazılar yazdılar, ancak hiç birisi benim şimdi bu yazdığım yurtlar hikâyesinden öte gidemedi. Sadece arkadaşım Ömer (Efendi) Özkan çok güzel bir yazı ile yapılabilecekleri projeye dayanır şekilde açıklamıştır.. Kendi-sine buradan tekrar teşekkür ederim. Esasen kendisi yayladan çocukluk arkadaşımdır. Onlar da senelerce Suvermez Köyü’nün Emirdağ’ının eteğine dayalı güzel yaylalarına konar-lar, birbirimize sık sık gider gelirdik. Bir gün akşam serinliğinde Sinekli’den çıktık, yorulmuş vaziyette onların eve vardık. Annesi kuytulukta (taşlarla çevrilmiş ocak) süt pişiriyordu. Kaynayan sütten koca bir tasa koydu, içine somun ekmeğini doğradık, karşı yurtları seyrederek birlikte yedik. Akşam karanlığı basmadan oradan çıktım ve türkü söyleyerek Sinekli Yaylası’na evimize gelmiştim.
Temennim yaylaların yeniden ele alınması, keyfiyetin Orman ve Turizm Bakanlıklarına arz edilip yerinde incelemeler yapılarak projelendirilmesidir. Zira, yaylalarımız konum olarak, turizme, sağlık acısından hastaneler yapılmasına, yol iz bakımından çok müsaittir. Suları güzeldir. Hiç rutubeti yok-tur. İklimi kusursuz kara iklimidir. İşte havası rutubetli olmadığından dolayı yayılan hayvanlarımız sıkılıp terlemez, eti lezzetlidir.
Yaylaların kıymetini sıcak yaz aylarında, kızgın öğle üzerleri beton evlerde tavanı basık odalarda anlarsınız. Çağla-yan pınarların, derelerin, çayırın çimenin değerini kurak boz-kırda sıcak çöl ortasında kalmayınca bilemezsiniz. İnek dana, koyun kuzu perişan olunca öğrenirsiniz.
Yaylarda yaşamak, özgür olmak demektir. Özgürlüğe kavuşmak, bütün dertlerden ağrıdan sızıdan uzak kalmak demektir. Masmavi bulutlara el ile dokunmak demektir. Güneş ve gökyüzünün gece mücevherleri ile dostluk kurmak, sevişmek demektir.
Aşkın, sevgi sevmenin kıymetini bilmek için soğuk kış günlerinde, yârin kapısında gece yarılarını beklemek gerekir. Sevgi sevmek öğle kolay elde edilen bir şey değildir. Duru bir yürek ve sadakat ister.