PANAYIRDA ÇADIRCILAR

Burhanettin ÇilŞimdi hatırladım, panayıra gelmiş olan çadırcılardan bir adama bizim halktan birkaç kişi; “Adaçal’ın altı Kaklık mevkiinde yılan bulunur, yakalama maharetin varsa oraya gidelim, seni oraya götürelim.” demişler. Biz de çocuk aklımızla macera lâzım ya. Belki yalın ayak, başı kabak, başımıza ne gelecek bunların hiçbirini düşünmeden, sevine sevine onların peşlerine ikindi vakti takıldık. Ekmekçi İbrahim Önaçan denilen şahıs, ana başımdan akrabam olurdu. Koyunlarını yaymaya, gütmeye çıkarmış güdüyordu. Arazi oldukça taşlık ve dikenli kurak bir yerdir. Adamlar ve kılavuzu, İbrahim Usta’dan bir şeyler sormaya başlamışlardı ki, İşte tam bu anda İbrahim amcanın koyunlardan birisinin beline yılan dolanmış ve koyunu emmekte iken çadırcı adam; “Aslan dur, gel!” diye yılana birkaç defa ünledi ve yılan başını kaldırarak etrafa bakındı. Koyunun belinden kıvrımlarını çözerek adama doğru bakmaya başladı. Çadırcı bizlere; “Çocuklar siz uzaklaşın.” dedi ve varıp yılanı usulca yakaladı. Adama teslim oldu. Adam onu okşadı, sevdi, şose yola çıkınca yılanı beraberinde getirdiği torbasına koydu, çadırına götürmüştü. İbrahim Önaçan’ın adama: “Sen efsunlusun galiba…” dediğini duymuş-tum.

Adam da; “Koyunun sütünü yılana emdirmişsin, görmedin mi?” demişti. Çadırcıların böyle yeteneklerinin olduğunu hep anlatırlardı böylece onu da yerinde görmüş olmuştum.
Ağabeylerim Ali ve Celal’in panayır alanında köfte stantları vardı. Her ikisi de umduklarından fazlasını satıyorlar, yüzleri gülüyordu. Ben yorgun, argın, susamış vaziyette yanlarına uğradığımda; “Neredesin? Ekmek yetiştiremedik, sen oya oya geziyorsun!” demişlerdi. Çünkü biz onlara fırınlardan devamlı ekmek ve yavan pide getirirdik. Annem ve babam da bunu bildikleri için fazlaca kaygılanmamışlardı.
Akşam sonu eve vardığımda anam;” Neredesin bugün hiç yüzünü göstermedin.” deyince bu yılan konusunu anlattım. Annem; “Sen bu yılanları çok merak ediyorsun. Bağda, bostanda bunları takip ediyorsun. En iyisi şurada komşumuz Kabakçı Hasan’ın karısı Yaşar’a seni götüreyim, efsunlasın. Ancak, o kendince bazı maddeleri karıştırıp ilaç yapıyormuş. Şayet tiksinmez, ben bunu içebilirim, dayanırım dersen gidelim.” demişti. Ancak ben “Onun yaptığı ilacı içemem.” diyerek bu efsunlama işinden vazgeçmeme rağmen Yaşar kadın, “Bir gün kendimi de seni de efsunlayayım.” dedi. Ancak ben kabul etmemiştim.
Yine bir gün Nisan ayı sonunda gün batımına yakın Adaçal’ın eteği “Sergi Taşı” dediğimiz mevkideydik. Burada bu taşlara tuz döker koyunlarımız yalar ve tuz ihtiyacını giderirdi. Babamla birlikte bu işi yaparken bizim Barak adlı köpeğimiz (Bu köpek tam çoban köpeği değil, çoban köpeği ile küçük pani köpeğinin çiftleşmesinden meydana geldiği belliydi.) birden havlayarak ileriye koştu, bir yılan, kır sincabını yakalamak üzere hamle yapmış, neticede yakalamış yutmak üzere iken bizim köpek yılana hücum ediyor. Gördük ki, yılan bizim köpeğin beline ve boynuna kendini dolamış sarmış onu kıpırdatmıyordu. Bu vaziyette avını yuttu. Biz onun elinden köpeğimizi babam değneğini takarak belindeki sarmayı ardın-dan da boynundakini çözerek kurtarmış olduk. Babam bu işleri sağ eliyle yapıyor sol kolu ile de beni koruyor yaklaştırmıyordu. Barak da çok büyük bir kazadan kurtulmuştu. Bizden önce evin yolunu tutmuş gidiyordu.

 

Add comment