ATALARIMDAN SAVAŞ ANILAR

Burhanettin Çil1921 yılı Temmuz ayının sonuna doğru yaylalar yeşil örtüsünü soyunmaya, sararıp solmaya başlamıştır. Çağlayan pınarlar, dereler uğultusunu yitirir şırıl şırıl akar. Çobanlarda, obalarda ovaya inelim heyecanı çoktan başlamıştır. Ancak; ovada ekinler biçilmiş, sapları harman yerlerine taşınmış olsa da, içlerinde Yunan askeri ile karşılaşırız endişesi korkusu vardır. Nihayet Temmuz sonunda obalardan kalkış, ovaya inme gerçekleşir. Alkeçeli topakevleri ovanın yüzüne kurulmuştur. Koyun sürüleri, çan sesleri ovalara daha bir canlılık, ayrı bir güzellik getirmiştir. Dedem Potuklu sülalesinden Ahmet Ağa, Karacaören’deki tarlamıza, harman yerimizin bulunduğu yere topakevimizi kurmuştur. Saplar döğenler ile harman yapılmaya, sürülmeye başlanmıştır.
Büyükbaş hayvanlarımızdan sağılmayan dana ve tosunları getirmek üzere babam Kartalpınarı Yaylası’na tekrar gider. Hayvanları getirirken Dereköy’den babamı tanıyan tarla komşularımız; “Seyfettin gitme, Yunan askerinin Karacaören’e girdiğini duyduk, hayvanları çevir, burada bu gece bizimle kal.” derler. Babam 1903 doğumlu olup o tarihte tam on sekiz yaşındadır. Ağustos ayının da tam ortasıdır. Yetişkinlik, delikanlılık çağının verdiği heyecandan olsa gerek, anne ve babasına kavuşmak için köylüleri

dinlemez ve yola devam eder. Vakit, akşam serinliğidir. Karşı tepeler sanki kızıla bo-yanmış, ovalara inceden tatlı bir duman inmiştir. Hele Karacaören, hafif vadi olup, o tarihte en fazla çiftçisi olan, harman dökülen, bostan ekilen, yazlık evlerin kurulduğu sayfiye yerlerinin başında gelir. Eskilerin “yeşil bahçe” diye isim verdikleri söylenirdi.
Dereköy ile Karacaören arası çok yakındır. Karanlık basınca babam hayvanlar ile yaz evimizin olduğu harman yerine gelir. Etraftaki komşu evlerde, harman yerlerinde ses se-da ve ışık yoktur. Babam hayvanları buğday saplarının üzeri-ne dolamış yemeğe bırakmıştır. Dişi köpeğimiz babamla sar-maş dolaş olmuş, sanki ona kuvvet vermektedir. İşte tam bu sırada dedem hayvanların harmanda yaptıkları ayak seslerin-den oğlunun geldiğini anlar ve usulca seslenir, onu harmanın sap yığınının içine çeker. Ebem Süleyman Çıldır kızı Havva da dâhil üçü burada saklanırlar. Dedem eskilerin 93 Harbi dediği 1877 Osmanlı Rus harbine katılmış, dokuz yıl Girit adasında esir hayatı yaşamış, askerlik tecrübesi olan birisi olduğu için burada mevzilenmeyi derince yapmış. Çok geçmez Yunan askerinden bir bölük asker harman yerine gelirler, sün-gülerle arama yaparlar, babamları bulamazlar. Harman etrafındaki tavuklardan üç beş tanesini yakalayıp alırlar. Hayvanlar halen harmanda yemektedirler. Bundan olacak ki, harmanı ateşe vermemişlerdir. Bunu da babam şöyle anlatırdı; “İyi ki, sığırları çit (küm)’e sokmamışım, eğer sokmuş olsaydım, harmanı mutlaka ateşe verirlerdi.” derdi. Karacaören’den Ağılcık Köyü’ne, oradan Suvermez köyüne baskın yaparlar. El bombalarıyla yakıp yıkmaya başlarlar. Bunun üzerine bizim askerimiz eski adı Zont yeni adı Salihler Köyü’ne kadar sürer. Ancak cephanemiz bittiği için bu sefer bizi geri püskürtürler. Bu eylem aynı istikamette birkaç kez tekrarlanır.
Yunan askeri Ağustos ayının ortasında yani 16 Ağustos 1921 tarihinde Emirdağ ilçe merkezine girmiştir. İşgal altına almıştır. Şöyle ki; halkın bir kısmını Kilise’ye kapatırlar. “Sizi burada topluca yakacağız.” derler. Ancak; o tarihteki ilçemiz Müftüsü Sabri Efendi ile Hristiyan toplumun din adamı Yunan askerinin elinden halkı kurtarırlar. Papaz, Aziziye halkının kendilerine iyi davrandığını, halktan hiçbir kötülük görmediklerini dile getirir.
Babam yaşadıklarını unutmayan, bunların hep kaleme alınmasını isteyen biriydi. Bazı günler; “Bugün akşamdan sonra kahvehaneye gitmeyin. Ben anlatayım sizler dinleyin, ileri de bizler öldükten sonra bu anıların hepsi birer kaynak olacak.” derdi. Esasen atalarımız çok meşakkatli günler görüp yaşadıkları için bu gibi olayları her zaman bizler ibret alalım diye anlatırlar ve anıları tazeliğini korurdu.
Emirdağ’ının 16 Ağustos 1921 tarihinde işgal edildiği, otuz altı gün sonra 22 Eylül 1921 tarihinde işgalden kurtulduğu açık ve nettir. Bu tarih kurtuluş günümüzdür.
O tarihlerde memleketimizin çoğu il ve ilçelerde olduğu gibi, nüfusa kayıtlı olmayan bizimle birlikte yaşayan “ellik gâvuru” diye adlandırılan azınlıklardan ilçemiz de de varmış, hatta Ohennes Ağa isimli şahıs ilçemizde Belediye Başkanlığı da yapmıştır.
Bu halktan, Timiya Hanımlar annemlerin çok yakın komşusudur. Timiya Hanım sözü sohbeti ile kendisini çevre-sinde tanıtmıştır. Ebem Selver Hatun ile çok samimilermiş. Ara sıra akşamdan sonra annemlere oturmaya gelirlermiş. Hat-ta annemin çeyizinden ince işlerini Timiya Hanım ve yeğeni Olga kız işlemişlerdir. Ayrıca Timiya Hanımın erkek kardeşi ve erkek yeğeni annemin emmisi, aynı zamanda kayınbabası Musa Barlas’ın ekmek fırınında işçi olarak çalışırlar. Hulasa bunlar annemlerin aileden olmuşlardır. Olga kızın güzelliğini annem; “Olga uzun boylu, kadınca boylu Ceren gibi, beyaz, gerdanı güneş gibi, siyah üzümü yutsa gerdanında görünür, gözleri badem gibi iri, saçları kızıldı, geniş omuzlarına has ipekten şal gibi dökülürdü. Yanakları pembe pembe, Çerkez kızları gibi beli inceydi.” diye, Olga’nın güzelliğini öve öve bitiremezdi.
İşte Yunan askerinden en büyük darbeyi, vurgunu, Timiya Hanımlar, Olga kız almıştır. Yunan askeri işgalde otuz altı gün Emirdağ’da kalır. Her nasılsa Olga kızı pusuya düşürürler, ona zorla sahip olurlar. Güzel Olga’nın dünyası yıkılır, günlerce saçını başını yolar, gözyaşı döker. Yine bir akşam Timiya Hanım feryat ederek annemlere gelir. Daha içeri girer-ken dedeme hitaben; “Mehmet Çavuş duydun mu? Kahbe Yunan dölleri Olga’ya tecavüz etmişler. Olga hiç oldu, peri-şandır, dışarı çıkamıyor, intihara yelteniyor, bu ayıptan ancak böyle kurtulurum diyor.” der. Dedem Mehmet Barlas, ebem Selver Hatun, annemler Olga kıza bu zor gününde destek olur, onu tekrar hayata döndürürler. Olga, annem ile akran olduğu için çok iyi anlaşırlar. Annemlerin evi çarşı içindedir. Olup biten bu olayların hepsine daha yakından tanık olur. Ekmek fırınlarına el konulduğunu anlatırdı. Ancak, onu en çok etkileyen çok sevdiği yaşdaşı, arkadaşı Olga kızın yaşadıklarıdır.
Bir müddet sonra mübadele dönemi başlar. Annemler Timiya Hanımları yemeğe davet ederler. Ailecek annemlere vedalaşmaya gelirler. Timiya Hanım oturaklı sözlerle; “Bizler, Aziziye halkı ile güzel ilişkiler yaşadık, sizlere bir şeyler ver-dik. Sizlerden de biz bir şeyler öğrendik. Haklarınızı bize he-lal edin. Kötü, hırslı idarecilerin gözü kör olsun, işte milletlerini, halkını bu şekilde perişan ediyorlar. Hepimiz onların bu siyasi hırslarının kurbanıyız.” der. “Bizler gidince burada mut-laka bir boşluk oluşur.” demiş. Ağlaşa ağlaşa vedalaşırlar. Hakikaten onlar gidince zanaat hayatında bir boşluk oluşmuş, ticaret ve sanat dalında duraklama olur. Sonunda yollara düşerler.
Bütün milletler savaş anılarına son derece saygılıdır ve sahip çıkarlar. Bu gibi anılar ocakbaşı hikâyelerinin başında gelir. Örneğin 93 Harbi yani 1877 Osmanlı Rus Savaşı, Çanakkale Zaferi, Kurtuluş Savaşı hepimizde, görelim veya görmeyelim hiçbir zaman silinmeyecek izler bırakmıştır. Allah’ım bir daha böyle günleri yaşatmasın. Bu vesile ile tüm vatanseverlere Allah’tan rahmet dilerim.

Add comment