Sinok Ailesi1970 yılında Lübnan iç savaşı patlak verdi. Ben de Beyrut-İstanbul arası çalışmayı bırakıp, Bussing otobüsü sattım. Emirdağında Eczacı Mustafa Çelik’ten minibüs aldım. Minibüsüm yürüyen mutfak gibiydi. Bu minibüs çok yük taşıdı: Pazarcı taşıdı, Avrupa’ya giden gelen gavurcuları taşıdı, abdal, çingen, deli (veli) taşıdı. Keşiflerde hakim taşıdı, avukat taşıdı, zabıt katibi taşıdı, insan, insanlık taşıdı, adalet ve koskoca bir vicdan taşıdı…
Balıkesir Kepsut’tan 15 metre cepli germe getirttim. Sakarya’nın bir kolu olan Pınarbaşı mekanımız olmuştu. Pınarbaşına iyice alıştım. Germeyle balık tutuyom. Kumyaran, sazan, sarı balık…asıl gün battımı kızılkanat… Temizleyip tavada pişirip yiyom. Minibüsümde herşey var.
Balık deyince… 1970 yılı ahbaplar İstanbul’dan ava gelirken, Yeniköy’den tanıdığım Avusturalya, İstanbul, Kanada, ABD arası ticaret yapan gayrimüslüm Şinok, ailesi Maro, oğlu Yahni, kızı Anastasia’yı da Emirdağına getirmişlerdi. Benim evde misafir etmiştim. Onları ailecek Pınarbaşı’na götürmüş, balık tutmuştum. O vakit kızılkanat çoktu. Tavada yaptım, çok beğenmişlerdi ve Şinok:
-“Halis, ben dünyanın bir çok yerinde tatlı su balığı yedim, bu kadar lezzetlisini burada yiyorum.” demişti.


O zamanın Pınarbaşısının tabi doğasını, dokusunu bozdular. O zamanlar Pınarbaşı’nda karşılıklı iki değirmen vardı. Yola yakın olan değirmenin yanında ağaçlarla gölgelik, çimenlik geniş bir mesire ve piknik alanı vardı. Sazların arasından çıkıp değirmenin çarkını çeviren su, bu mesire alanının önünden akardı. Biz tezgahımızı bu suyun kenarına kurardık. Bu suyun aktığı yatağın içindeki patlaklardan sıcak su da çıkardı ve soğuk suyla karışıp aşağıda bir yerde ılımanlaşırdı. Bu ılımanlaşan yerde suya girerdik. Bu suya girdiğimiz kısıma yağışların getirdiği sel ile mırzık dolardı. Köyün camızları oraya girerdi. Camızlar suda haraket ettikçe su ile mırzık akar giderdi. Karşı değirmenin önündeki sazların arasında -köylüler bilir- ‘su iti’ dedikleri kunduzlar yaşardı. Beyaz siyah balıkçıl dışında sürekli kalıcı yaban ördekleri, karatavuk ve göçmen kuşların uğrak yeriydi.
Amcam Ruhi Çınar, Amerikalı iş adamlarını Pınarbaşı’na getirmişti. Adamlarla birlikte:
-“Pınarbaşı’nın tabi doğal yapısını, dokusunu bozmadan buraya tesisler kuralım. Islah edelim. İki değirmeni de restore edelim. Suyu aşağılarda tutup susuz köylere kanallarla su verelim.” diye zamanın Belediye Başkanı’na gittiğimizde:
-“Kim gelecek? Üç beş sarhoş…” deyip kabul görmediğini bilirim.
Sonra da 1976 yılıydı sanıyorum Devlet Su İşleri güya suyu tutmak için kamyon kamyon hafriyat, toprak, moloz getirdi. Burda çalışanları taksi ile sürekli ben de taşıdım. Bu alanın çevresini doldurdular. Doldurulan yerlerin arasında ne kadar su kaynayan göze, patlak varsa çoğu körlendi. Ne güzellik, ne doğası, ne ağaç, ne balık, ne kuş, ne de eski yoğunlukta su kaldı. Sakaryabaşı belediyeye kaynak akıtırken, iş işten geçtikten sonra yeni yeni Pınarbaşı aklımıza geliyor. Halis Erenoğlu