--Yazmanın ilk ışığını aldığım hocama saygımla--                             

      Türk düşünce adamı Nurettin Topçu, öğretmenler hakkında şunları söylüyor:   
‘’İnsanoğlunu beşikten alarak mezara kadar götürüp teslim eden, dünyanın en büyük mesuliyetine sahip insandır. Kaderimizin hakikatinin işleyicisi, karakterimizin yapıcısı, kalbimizin çevrildiği her yönde kurucusu odur. Fertler gibi nesiller de onun eseridir. Farkında olsun olmasın, her ferdin şahsi tarihinde muallimin izleri bulunur. Devletleri ve medeniyetleri yapan da yıkan da muallimlerdir.
Yalnız kaldığımız yerde yalnızlığımızın mesulü de odur. Muallimlik para değil ruh işidir. Muallim sadece bir memur değildir, belki genç ruhları kendisine mahsus manada bir örs üstünde döverek işleyen usta bir demircidir.’’
    Bizimde genç ruhumuzu örs üstünde döverek işleyen hocalarımız olmuştur. Benim usta demircim değerli öğretmenim Şahabettin Ünlü’dür.
    Şahabettin Ünlü hocamla tanışmamız, Emirdağ Lisesi’nde eğitim ve öğretime başlamamızla oldu. Gerçi, hocamızın adını ortaokulda iken duyardık. Onun okul nöbetçisi olduğu zamanlarda da sempatik tavırlarıyla, güleç yüzüyle görür, saygılı davranırdık. Hocamız, öğrencilerinin gönlünde, sevgiden doğan bir saygı kazanmıştı.
    Lise birinci sınıfta, Türk Dili ve Edebiyatı dersimize ilk defa girişini hatırlıyorum: Sol elinde çantası olduğu halde,  güleç yüzüyle sınıfa girdi. Ceketi ilikli olarak orta sıranın önünde durdu. Başıyla sınıfı selamladı. ‘’İyi dersler arkadaşlar.’’ diyerek kürsüye geçti. Ders defterini imzaladıktan sonra konuya geçti. Edebiyatın anlamını, konusunu o etkileyici anlatım özelliğiyle izah etti. Şahsen, öğretmenlik hayatımda ben de her derse girişimi, Şahabettin hocamdan aldığım bu davranışla yaptım.
   Lise tahsilimiz boyunca, Şahabettin hocamız, sadece Edebiyat dersimize girmekle kalmadı. Bizleri düşünce ve kişilik olarak da yetiştirmeye gayret etti.
Hocamızın dini duyarlılığının yanı sıra, milli konularla da aşırı derecede özenli olduğuna şahitliğimiz vardır.
   Emirdağ Lisesi, Şahabettin hocamızla birlikte münazara, tiyatro, gazete gibi öğrencilerin yetişmesinde önemli unsurlarla daha fazla ilgilenme imkân ve fırsatına kavuştu. Edebiyat ve Fen sınıflarının bir düşünceyi, iki ayrı bakış açısıyla irdeledikleri münazaralarda gayet seviyeli tartışmalar yaptık. Edebiyat şubesinin sözcülüğünü yaptığım bu münazaralarda, günler öncesi araştırmalara başlardık. O zamanki bilgi kaynakları oldukça sınırlıydı. Ya şehir kütüphanesi veya okul kitaplığından konuyu araştırır, hocalarımıza sorar, ilçemizdeki yüksek tahsil görmüş ağabeylerimizle söyleyişiler yapardık. Bu tür etkinlikler, bizlerde araştırma, inceleme, okuma gibi temel öğrenme yetileri gelişirdi.
   Keza,  Şahabettin hocamızın çalışmaları sayesinde çıkarılan matbu okul gazetesinde yazılarımızın çıkması, bizlerin yazma heveslerini kanatlandırırdı. Bu gazetelerde yayımlanan şiir ve hikâyelerim, hâlen yazıyor olmamın ana etkenlerinden biridir. Bunun yanında, okul duvar gazetesinde benimle birlikte pek çok arkadaşımın da yazıları yayımlanırdı.
  Yine Şahabettin hocamızın sahneye koyduğu ‘’Ya İstiklâl Ya Ölüm ‘’ adlı  piyeste yirmi civarında arkadaşımız rol almıştı. İçimizdeki sanat cevheri ortaya çıkarılmıştı. Piyes, Emirdağ halkı tarafından da sevilerek izlenmişti.
   Değerli hocamız, dersimize girip çıkan bir öğretmenden öte, hepimizle yakından ilgilenir, bizlerin daha iyi yetişmesi için okul dışında da eğitimine devam ederdi. Hocamız, bizlere bir nasihatçi olmaktan çok, davranışlarıyla örnek olurdu. Asla kızmaz, sinirlenmez, öfkelenmezdi. Yanlış bir hareketimizi gördüğünde sadece anlamlı olarak bakardı. O bakış, bizleri için gereğini yerine getirmek üzere bir ikaz olurdu.
     Cumartesi akşamları, hocanızın evinde yapılan sohbete katılır, güncel ve genel konularla ilgili değerlendirmelerini dinlerdik. Bu sohbetlerin düşünce gelişimimize büyük katkıları olmuştur. Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan, Mümtaz Turhan gibi Türk düşüncesinin önemli şahsiyetlerini Şahabettin hocamız sayesinde tanımış, çalkantılı yıllarda onları okuyarak kendimize bir yol çizmiştik.
    Yıllar sonra arkadaşlarım tarafından sanatımın 40.yılı için hazırlanan etkinlikte hocam şahsımla ilgili şu sözleriyle gönlümü yeniden fethetmişti
‘’Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi. Güzel bir söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. (O ağaç) Rabbinin izniyle her zaman meyve verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller verir.
 Kötü sözün durumu da, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer. Allah, iman edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde tutar; zalimleri de saptırır ve Allah, dilediğini yapar.’’ İbrahim 24-25-26-27
    Mübalağasız diyebilirim ki Ahmet Urfalı kardeşimiz bu ayetlerdeki
güzel sözün sırrına vakıf olmuştur. Güzel sözün kaynağını
kavramış, özümsemiştir. Ben bunu rastgele söylemiyorum, bunu bir
çağrışım nedeniyle söylüyorum.’’
   Şahabettin hocamızın, 1970’li yıllarda Emirdağ gençliği üzerinde çok önemli etkileri olmuştur. O sıkıntılı yıllarda, tıpkı Yunus Emre misali gönülleri aydınlatarak kılavuzluk yapmıştır.
    Geçen günlerde Şahabettin hocamız için bir grup Emirdağ Lisesi mezunu arkadaşımızla Vefa Günü düzenledik. Hocamız, her zamanki gibi yine mütevazı davranışlarıyla, kullandığı sevgi diliyle hepimizi duygulandırdı. Arkadaşlarımızla lise yıllarımız yâd ettik. Hocamıza, şükran ve minnet hislerimizle saygılarımızı sunduk.
    Şahabettin hocamız, biz öğrencilerinize verdiğiniz emek, kattığınız değer için tekrar teşekkürlerimizi arz ediyor, size sağlık, esenlik diliyoruz.