Kağnılar Gelip Geçer

Cahit Külebi, Sivas yollarındaki kağnıları şiirleştirirken köylülerin ağız, dil vermediğinden bahseder:
 ‘’Sivas yollarında geceleri
 Katar katar kağnılar gider
 Tekerleri meşeden.
 Ağız dil vermeyen köylüler
 Odun mu, tuz mu, hasta mı götürürler?
 Ağır ağır kağnılar gider
 Sivas yollarında geceleri.’’
   Aslında kağnı, İstiklal Savaşının simgelerinden biri olmakla beraber, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yoksulluğun, çile ve ıstırabın da bir köy objesi olarak algılanmıştır.
    O fakirlik, kağnı sesiyle uzun yollar dolaştı. Deli boranlar estiğinde kağnının duldasına sığınıldı. Kavurucu bozkır sıcağında gölgesine girildi. Dondurucu kış soğuklarında üstüne ev kurup oturuldu.   Kağnının tekerleğinden yükseldi, çekilen çilenin acı sesi. O ağlayan ve ağlatan inilti duyulduğunda yürekleri burkuldu.
  En önemlisi kağnı, İstiklal Savaşımız temel simgelerinden biridir. Kastamonulu Şerife Bacı, 1921’de kızı Elif’le beraber İnebolu’dan kağnıya yüklenen cephaneyi Kastamonu’ya götürmek üzere yola düşer. Kar yağmaktadır. Şerife Bacı, Elif’in üstündeki yorganı alarak top mermilerine örter. Elif’i bağrına basarak kağnısının yükünü kışlaya ulaştırır. Bu konu Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiiriyle destanlaşır:
‘’Yediyordu Elif kağnısını,
Kara geceden geceden.
Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu,
 Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar,
İnliyordu dağın ardı, yasla,
 Her bir heceden heceden.’’
        Enver Behnan Şapolyo anılarında kağnıları  anlatır: ‘’Cepheye yiyecek, giyecek, malzeme, silah ve cephane taşıma işinde görev alan kadınlara, çocuklara ve yaşlılara yol gösterecek kişiler vardı. İşte bunlara “kağnı komutanı” denilmişti. Kağnıların hep birden çıkardıkları inilti ta uzak yerlerden işitilirdi. Bana her seferinde kırk kağnı verilirdi. Kağnıcıların çoğu kadın olurdu. Çünkü delikanlılar cephedeydiler. Bir seferinde benim kağnıcılarımın otuzu kadın, sekizi çocuk, ikisi de altmış yaşından yukarı aksakallı ihtiyarlardan oluşmuştu.’’
   Cevdet Kerim İncedayı da Şapolyo’nun anılarına benzeyen bir olayı anlatır: “Bize ayrılan mıntıkada 300 kağnı arabası saptadık. Bunları muharebe sırasında hemen düzenleyebilmek için bir deneme çağrısı yaptık. Bildirimizden 24 saat sonra 250 araba gelmiş bulunuyordu. Bazıları, öküzleri olmadığından arabalarına ineklerini koşmuşlardı. Arabaları getirenlerin bir kısmı çocuk ve yaşlılar, çoğu da kadınlardı. Tümen komutanı düzlükte sıralanan bu insanları denetlerken uzun övendireleriyle sevgili hayvanlarının başlarında dizilen kadınlara, erkeklerinin niçin gelmediklerini sordu. Kadınların verdiği yanıt şuydu:
‘Erkeklerimiz askerdir. Emrinize biz geldik. Böyle bir günde bize bu kadarcık iş düşmesin mi?’’
  Başkomutan Atatürk, 31 Ağustos 1922 günü muharebe alanını dolaştıktan sonra İsmet Paşa ve Fevzi Paşa ile Kütahya Çalköy’de yıkık bir evin avlusunda, kırık bir kağnı üzerinde son durum değerlendirmiştir.
    Selahattin Reşit Alan, Cumhuriyet’in ilk yıllarında uçak mühendisi olmak üzere Fransa’ya gönderilir. 1932’de Eskişehir Tayyare Tamirhanesinde ilk milli uçağımızı yapar.    Selahattin Reşit Alan, uçağa kağnı figürünü yerleştirir. Kağnı, hem İstiklal Savaşımızın simgesi hem de uçak teknolojisine yükselme ülküsünün bir mesajıdır.  
   Kağnının icadı Oğuz Kağan Destanında şöyle anlatılır: ‘’ Oğuz Kağan'ın çerisinde, akıllı, iyi, becerikli bir er vardı. Adı Barmaklıg Coşun Billig idi. Bu becerikli kişi bir kağnı yaptı. Kağnı üzerine cansız malları yükledi, baş tarafına canlı malları koştu. Çektiler, gittiler. Oğuz Kağan'ın nökerleri ve halkı, hepsi, bunu gördüler ve şaştılar. Onlar da kağnı yaptılar. Bunlar, kağnı yürümekte iken kanga! kanga! diye bağırıyorlardı. Onun için onlara Kanga adını koydular. Oğuz Kağan kağnıları gördü, güldü ve (o becerikli erine): "Kanga kanga ile cansızı canlı yürütsün, Kangaluğ sana ad olsun, bunu da kağnı belirtsin" dedi, gitti.’’ Atı ehlileştiren, tekerleği ve kağnıyı icat eden atalarımız uygarlığa büyük katkı sağlamıştır.
    Osmanlı-Rus Savaşında Sivas’tan cepheye kağnılarla bulgur taşınır. Kağnılar cepheye ulaştıklarında öküzler kesilerek etleri bulgur pilavına katılır. Kağnıların ağaç aksamı kazanların altına atılarak odun olarak kullanılır. Böylece Türk ordusu zorlu kış ve cephe şartları kolaylıkla geçirir.
   Kağnı atasözlerimize, deyimlerimize girmiştir.
"İt, kağnı gölgesinde yürür de, kendi gölgem sanırmış.
Oynayacak adam, kağnı gıcırtısında da oynar.
Yükü çeken manda ses çıkarmaz da kağnı inler.’’
  Kağnı; yavaştır, çilelidir, sabırlıdır, dayanıklıdır. Kağnı uzun yıllar Türk insanın hayatında en önemli araç olmuştur.
  Kağnılar şimdi müzelerde, parklarda görevini yerine getirmenin huzuruyla gelip geçen insanlara bakmaktadır, bazıları onları fark etmese de…

Add comment