Ahmet Urfalı1.

Bir köseğiden türettiler azat edilmiş ağaçları Anadolu’da
Can suyunu verdiler ak alınlarından düşen terle
Kervan üç gün sonra geldi altın ordunun arkasından
Şenlensin diye ören yerleri kopuzlar ezgilendi

Tanrı’nın gurbet diyarı olan bu toprakları baştan ayağa
Vatan tutmak için köhne beldelere yürüdüler
Önce gökçek oğullar nakış vurdu dağların doruğuna
Ve göçünü kutsadı uzun ırmakların pınarı

Esen yel ve kımıldayan yeşil yaprak
Zaferin coşkusuna ığrandılar kişneyince atlar
Kalemler fethin tarihini düştü ceylan derisine
Sözün yazgısı elindeydi ozanların çalıp söyledikçe

Muştuların elçisiydi kelam yayladan ovalara
Yeşerdikçe her bedenin ruhunda can bulurdu
Gökyüzüne uçmak vakti gelirdi üçlerden yedilere
Kırkların başındaydı Zülfikar’ı tutan el

2.
Rüzgârı dinle
Yeni adlar getirir sana bir uçurumun yamacından
Verilen yeminlerin üstünü örter kazılmış mezar toprağıyla
Son tufandan çaldığı silik ıstırapları kekeç bir sızıyla biriktirir
Ve estikçe doldurur ayak izlerinin açtığı oyukları

Göğü seyret
Sen bir hümanın teleğinden öpünce ışıklar yanar
Yollara koyulursun bulutlanmış bir bineğin sırtında
Bin yıldız aydınlatır içindeki karanlığı
Ve gözünden düşer suskunluğunda saklandığın sığınak

3.
Dağa bak
Bedeninden ayrılır yılık bir gölge sen kendine dönersin
Ve dağa baktıkça büyütürsün göğsündeki hevesi
Ferhatça seversen bilirsin dağın sevdasının bilgini aştığını
Anlamaya çalış karıncaların tedirginliğini dağlara çıkıp

Bozkıra dön
Bir yılkı bozar bozkırın solgun sessizliğini dörtnala koşup
Yağız bir akşamüstü kıyamıyla gerneşir bunaltısından
Su bulandıktan sonra durulur ateş küle döner yandıkça
Bilge bir öğretmendir bozkır bilmediğini öğretir sana