Ahmet Urfalıİşitin Ey Yarenler adlı Yunus Emre’ye ithaf ettiğim şiir kitabımda Molla Kasım bendinde;
‘’Bir ikindi vaktidir Sakarya’nın Porsuk’u konuk aldığı zaman
Gölgelerin ötesinden gelir sancılı doğuşların müşfik sesleri
Evcil hüzünler dolaşır Anadolu yaylasının duygu arılığında
Muradını alamamış girdaplarda ince sızılar döner durur
Münzevi karanlıkların içinde kaybolur insan çoğu kez
Bir isyan çığlığı kırılır inkârın çukurunda kör fitnenin kanadı
Mahcup pişmanlıkların içinde depreşir kayıp hüviyetli şehirler
Şüphen kurtuluş müjdesi olsun kuşa balığa ve insana

Ey Molla senin elindeyse dört kapının ışıktan anahtarı
Durma dört kapıdan gir içeri sırasıyla ve ürkmeden’’ demiştim.
Burada imgesel bir anlatımla Molla Kasım’ın kendi anlayışına göre Yunus Emre’nin aykırı, haram ve sakıncalı bulduğu şiirleri yakmasını ve suya atmasını ifade etmiştim.


Menkıbeye göre, Yunus Emre’nin şiirlerinin bulunduğu defter bir şekilde Molla Kasım’ın eline geçer. Molla Kasım, farklı bulduğu şiirleri yok eder. Ancak, ‘’Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme/ Seni sıgaya çeker/bir Molla Kasım gelir’’ şiirini okuyunca ürperir, şiirleri yakma ve yırtıp suya atma işinden vazgeçer, pişmanlık duyar, Yunus’un büyüklüğünü anlar.
Menkıbe, tanınmış ve tarihe geçmiş kişilere ait fıkra, hikaye ve efsanelere verilen addır. Menkıbeler, ele aldıkları kişilerin halkın gözünde nasıl göründüğüne dair ortaya koyduğu özellikler açısından çok önemlidir. Menkıbelerde ise belgelerdeki nesnellik görülmez. Menkıbeler, gönül gözüyle görüleni anlatan sözlü ürünlerdir. Yazıya daha sonra geçirilmişlerdir. Menkıbeler, sembolik anlatımlardır. Bir gerçeğe dayanıp dayanmadıklarından çok, vermek istedikleri mesaj önemlidir. O mesajı okuyanların yorumlamaları konuya açıklık getirmektedir. Menkıbelerin çoğunda da ulu kişilerin kerametleri gösterilmek istenmektedir. Peygamberlerin gösterdikleri olağandışı/doğaüstü olaylara mucize denilmektedir. Ulu kişilerin gösterdikleri doğaüstü olaylar ise keramettir. Bunlar, Tanrı tarafından peygamber ve velilere bahşedilir.
Söz konusu menkıbeyle ilgili Mustafa Özçelik şunları söylemektedir: ‘’Molla Kasım menkıbesi ise her bakımdan ilginç bir menkıbedir. Bu menkıbede Molla Kasım, hikmet ve aşk bakışından yoksun bir zahit kimliğiyle Yunus’un şiirlerini zahirine göre tasnif eder. Uygun bulmadıklarını yarıp bir kısmını yakar bir kısmını da nehre atar. Menkıbenin bize verdiği ilk ders, şairin bir özdenetim/özeleştiri anlayışıyla hareket etmesi gerektiğidir. Buna göre, her şairin içinde bir Molla Kasım’ı olmalı ve şiirini kıyasıya eleştirmelidir. Menkıbe bize aynı zamanda şairin şiiri ortaya çıktıktan sonra da başkaları tarafından kıyasıya eleştirilebileceğini ve şairin buna hazırlıklı olmasını, bunları yadırgamaması gerektiğini de ortaya koymaktadır.’’
Arif Nihat Asya ise menkıbeye daha değişik bir zaviyeden bakar:’’Molla Kasım, bazı sathi hükümler hilâfına, Yunus’u yırtıp parçalayan, çiğ, hoyrat bir adam timsali, açıkçası ham ervah numûnesi değildir. Molla Kasım, Yunus’un mirasını şer’-i şerîf üzre ve hakkaniyetle, vârisler arasında taksîm eden bir adâlet timsalidir ve bilerek veya bilmeyerek, gaybın emriyle hareket etmektedir. (Kasım) kelimesi de (taksim eden) demek olduğuna göre, bu vazifeye son derece uygun düşmektedir. Bir nevi kassamlık yapmaktadır. Zaten Molla Ali, Molla Mehmet olmayıp da Molla Kasım olması, bu manadadır. Onun adaleti sayesinde melekler de insanlar da, balıklar da payını almıştır.’’
Zahit-derviş, medrese- tekke tarihi süreç içinde zaman zaman çekişme içerisine girmiştir. Hallac-ı Mansur, Nesimi gibi âşık/düşünürler sözlerinden dolayı ölüme mahkum edilirken bazıları zındıklık ve ilhadlıkla suçlanmışlardır. Tasavufi vecd içinde söylenen sözleri küfr-i sarih olarak ilan edilmiştir.
Mutasavvıfların yanlış anlaşılmaya meydan verecek olan sözleri Molla Kasım menkıbesinde de olduğu gibi hakikatin kavranmasıyla telafi edilmektedir. Bu yüden şarihler, ince hayâlleri, girift mazmunları, anlam kapalılıklarını açıklamak üzere şerhler yazmışlardır.
Molla Kasım, Yunus Emre şiirlerini yırtıp suya atması, yakıp göğe savurması ve bunlardan geri kalanların muhafaza etmesi üç katman varlık için nasip dağıtmak için görev mi yapmıştır? Yoksa şiirlerin bir eleştirmeni midir? Elbette iki görüş de gerekçeleriyle birlikte muteberdir.
‘’Şeriât tarikât yoldur varana/Hakikat marifet andan içerû’’ diyen Yunus Emre asıl ulaşılması gereken hedefin ‘’hakikat’’ olduğunu belirtir. Tasavvuf dilinde hakikat; sufilerin iradelerini Allah ile ebedileştirme noktasına ulaştırmadır. Niyâzi-i Mısrî’nin beyiti konuyu açıklamaya yeterli gelecektir: ‘’Savm ü salât ü hacc ile sanma biter zâhid işin
İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfan imiş’’