EMİRDAĞ’DA ASKER UĞURLAMA

Burhanettin ÇilAsker ocağına sevk kağıdı gelenler, gitmesine en azın-dan yirmi gün, bir ay kala ayrılık havasına girerler. Evinde kendi üzerinde hüzün ve gurur ikisi bir arada dolaşır, yaşanır. Ana baba, vatana bir evlat yetiştirip yurt savunması için askere bir yiğit göndermenin sevincini ezgilerle yaşar. Siğim siğim gözyaşı, ılgıt ılgıt içine dökülür. Keza delikanlı yaşdaşları ile sağlam bir vücuda sahip olduğunu, vatanına olan borcunu ödemek için hazır olduğunu, on binlerce Mehmet’in postal sesleri arasında kendinin de aslanlar gibi yürüyeceğinin mutluluğunu yaşamakta, bir yandan da sevdiklerinden bir süre ayrı kalmanın hüznünü yaşamaktadır.
Her gün mevsimin durumuna göre gündüzleri öğle ile ikindi arasında veya ikindi sonu, kızların gelinlerin bakır helkeler ve güğümler ile kuyulara, çeşmelere çıktığı, katar katar olup yola düştükleri saatlerde, on beş yirmi genç, en güzel elbiselerini giyinmiş, iğde çiçeği esanslar sürünmüş vaziyette kol kola girerler, ellerini de sağ kulağa atarak türkü söylemeye başlarlar. Bu izah etmeye çalıştığım manzara görmeye değer güzel bir fotoğraftı. Yüksek avlulu penceresi küçük sokağı görmeyen evlerden

su getirmek üzere çıkmış olan genç kızlar, gelinler için ne kadar güzel bir rast geliş karşılaşma ve rahatlayıştır. Delikanlılar, sunalar sularını doldurup tekrar yola düşünceye kadar burada oyalanır, türkü çağırmaya devam eder-ler. Bu şekilde umumiyetle Çaydere’nin boyunda demir köprülerin başında toplanır, kol kola gezerler türkülerini söylerdi.
Hısımı, akrabası arkadaş evleri durumuna göre ama kahvaltıya, ama dört başı mamur yemekli davet ederlerdi. Delikanlıda davete çağrılsın veya çağrılmasın, hısım akraba ve arkadaş evlerine vedalaşmaya giderdi. Asker uşağına bu saygımız, sevgimiz şanlı tarihimizden gelir. Tanıyan herkes çarşının esnafı; terzisi, kunduracısı, berberi, kasabı dükkânın önünden geçerken asker adayını ünler, ona bir ikramda bulu-nur, onunla helâlleşirdi. Bir bardak çay, kahve soğuk su içirir-di. Bir anısı kalsın ister. Öyle ya gidip te dönmemek var. Ayrılmaya iki üç gün kala ana, koçunun avuçlarına kınasını ya-kar, onu süsler, bu al veya kırmızı kına bezini bir ömür boyu ahşap sandığında saklayacaktır.
Emirdağ Belediyemizin bugün olduğu gibi benim küçüklüğümde de kadrolu kurulmuş bando takımı yoktu. Böyle günlerde mahalli çalgıcılarımız davul ve zurna ekibini askerlik şubesinin önünde hazır eder. Orada 3-5 gün sevkiyat boyunca köylerden gelen asker uşakları ile ortalık daha da bir güçlenir, milli duygular kabarır, güreşler yapılır, davul ve zurna eşliğin-de çok duygulu uğurlamalar olurdu. Zira imkânlar bugünkü gibi değildi. Köylerden yolculuk öküz ve at arabaları ile yapılırdı. Asker adayları bir iki gün önce Askerlik Şubesi’ne gelir sevk evrakını alırdı. Şubenin önü ana baba günü, çok kalabalık olurdu. Çünkü o yıllarda Emirdağ‘ına bağlı 136 köyümüz vardı. İlçemizde bugünkü gibi oteller yoktu, hanlar vardı. Köyden gelenler ekseri ilçe merkezindeki tanıdık evlere misafir olurlardı. Bu şekilde askerlerimizi dualarla, amin sesleriyle, yanık yanık vuran davul zurna ile uğurlardık.
Kış şartlarının ağır olduğu, karın imkân vermediği yıllarda atlı kızak arabaları ile Çay İlçesi tren istasyonuna ve Eskişehir’e sevkiyat yapıldığını biliyorum. Asker yakınları kara yasa bürünür, gözyaşları içinde evlere dönerdik. Analar bacılar alınlarına siyah erbi ile tülbent bağlar bir hafta, on gün hele bir de arkada eli kınalı gelin kaldıysa seyret gayri. Elleri işe varmaz yaslı yaslı gözyaşı dökerler. Asker eşinin kahrını çekmek, onu incitmeden taşımak ayrı bir görgü ve saygıdır. Askeri mektupsuz ve parasız bırakmazlar. Kırar, sarar, sarı öküzü satar, onun parası gönderilirdi. Mektup yazmasını bilmeyenler ellerinde çizgili kağıt ve beyaz zarf, tanıdıklara rica eder, mektubunu yazdırırdı. Arkada kalan gelinler için bu daha da zordu. Bir yakınına mektubunu yazdırır gelecek cevabını beklerdi. Şimdiki gibi telefon ve internet üzerinden bakışarak görüşme konuşma imkânlarımız yoktu. Askerlik süreleri şimdiki gibi kısa veya bedelli değildi. En kısası iki buçuk, üç yıldı.
Askerlik Şubesi’nin önü yanı ve arkası ayrıca bahçesi de oldukça geniş müsaitti. İlk muayeneler bahçede yapılırdı. Sevkiyat başlar başlamaz, türkü ustaları şubenin önüne gelir, oturur asker uşakları ile koşalaşırlar, türkülerini söyler, topluluğa güç verirdi. Merkezden Tuğlular sülalesinden Ahmet (Efe) Tuğlu, Halis Erenoğlu, Karakaş Hulusi Yılmaz, Celal Çil, Kacerli’den Omar Ali’nin Kara Ceylan, Hamzahacılı Köyü’nden Yörükler’in Omar Köksal, Kel Omar’ın Hüseyin Eryörük, Tahsin Yıldırım… Bunlar 1939 ve önceki tertipler. Bizim 1943 -1944 doğumlulardan Yusuf Köksal, Ömer Taşer, Burhanettin Çil, bizlerden üç beş kuşak ileride Süvermez Köyü’nden Kamil Karanfil (Gardiyan) ve Seyrekbasan lâkaplı Nuri Demir bu uğurlamalarda sesi güzel türkü söyleyen isimlerin başında gelirmiş. İkisini de yakından tanırdım.
Biz dokuz erkek kardeştik. En büyüğümüz Hakkı Çil 1928 doğumlu olup bu gibi uğurlamaların hemen hemen hep-sine aklım erer, peşlerine takılır, gider, seyrederdik. Rahmetli babam söz açıldığında; “Devletin bana madalya vermesi gerekmez mi? Askere dokuz oğlan gönderip hepsinin hüznünü ayrı yaşadım.” derdi. Bana göre Emirdağ’ımızda düğün törenleri de dâhil yalnız milli bayramlarımız hariç, yapılmış olan etkinliklerin en güzeli insana en dokunanı, davulun zurnanın sesinde yüreklerin dağlandığı bu asker uğurlamalarıdır. Yusuf Köksal, Ömer Taşer ve Burhanettin Çil üçlüsünün çok sevdikleri bir türkü aşağıdadır:

Nazeli de deli gönül nazeli,
Güz gelince bağlar döker gazeli.
Küçükten sevmeli böyle güzeli,
Bilmez küsmesini, gelir gülerek.

Add comment