Basın Bayramınız Kutlu Olsun

Hits: 2288

95 yıldır sansürün kaldırılışını törenlerle kutluyoruz. Oysa herkesin bildiği bir gerçek var: Sansür kaldırılmadı; kılık değiştirdi.

24 Temmuz 1908 günü İstanbul'da gaze­teciler kendi aralarında karar aldı:

O gece sansür memurlarını gazetelere sokmayacaklardı.

Gazeteler basıldı. Gazeteciler sabaha ka­dar bürolarda, matbaalarda kaldı.

Gelen sansür memurları "Meşrutiyet ilan edildi. Artık matbuat hürdür" diye kapıdan geri çevrildi.

Ve ertesi gün, yani 25 Temmuz'da gaze­teler ilk kez sayfalarında beyaz sütunlar ol­maksızın, sansürsüz olarak çıktı.

O günden beri, 2. Meşrutiyet'in ilan edil­diği 24 Temmuz, "Basın Bayramı" olarak kut­lanıyor.

O gün bugündür sansürün kaldırıldığı masalıyla eğleniyoruz.

 

Peki "matbuatta hürriyet" neredeyse "Dal­ya" demeye hazırlanırken, bunun ne menem bir hürriyet olduğuna dair bir muhasebe ihti­yacı yok mudur?

Artık geceyarısı matbaalara sansür me­murlarının gelmemesi, sansürün kalkmış ol­duğuna mı delalettir; yoksa iktidarın "Nasıl ol­sa ters bir şey yazılmaz" özgüvenine mi...?

Sansür kaldırılmış mıdır, yoksa yeni kos­tümleriyle etrafta cirit mi atmaktadır?

95 yıldır biz, olmayan bir şeyin bayramını mı kutluyoruz?

 

Kendimizi kandırmayalım:

Aradan koca bir yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, düşüncenin önündeki en büyük en­gel olan sansür, farklı düzlemlerde tahakkü­münü sürdürüyor.

Bu düzlemlerin ilki, "iktidar-medya ilişkile­ri"dir.

Özellikle 1980 sonrası basın sektörünün pahalı bir endüstri haline dönüşmesi, hem ekonomik bir sansüre dönüşerek, muhalifle­rin bu alana girişini sınırlamış, hem de basını, yeni sahiplerinin diğer işlerini kolaylaştıran bir silaha (ya da kalkana) dönüştürmüştür.

"Diğer işler", hükümet desteği gerektirdi­ği oranda medya iktidara bağımlı hale gelmiş ve 1908'de devraldığını sandığı iplerini, sahi­bine iade etmiştir.

Daha önceleri, satmak için kendini okuru­na beğendirmek zorunda olan ve bu yönüyle de muhalif kimliği öne çıkan basın gitmiş, ye­rine kendini, para musluklarını elinde tutan tek bir okura, yani Başbakan'a beğendirmesi yeterli olacak uysal bir medya gelmiştir.

Bu gelişme, ikinci bir sansür merhalesi ya­ratmıştır:

Yayın yönetmeninin, yazarın, muhabirin zihnindeki sansür...

Bu özdenetim ille "Verdiğim haber, yazdı­ğım yazı, çalıştığım grubun çıkarlarıyla çelişir mi" endişesinden ibaret değildir.

Türkiye'nin, gazeteciye yazdığının bedeli­ni ödetme şekli de yeterince caydırıcı bir san­sür mekanizmasıdır:

Öyle ya, mesleğin en iyi örnekleri ya ha­pishaneden geçmiştir ya da birer faili meçhul suikast kurbanı olarak mezarlıkta yatmakta­dır.


Ve nihayet aşılması en zor sansür bölge­si:

Okurun tepkisi...

Günümüzde örgütsüz okur da, işine gel­meyen haberi almamak, sevmediği yoruma kulak tıkamak, farklı görüşe tahammül ede­memek, kendisine sunulan ortalamaya razı olmak, fazlasını talep etmemek, ku­ponuna göre gazete değiştiren bir "müşteri"ye dönüşmekle sansür çarkının bir dişlisidir ar­tık...

Bütün bu yollarla sansü­rün katmerlendiği bir ortam­da kutluyoruz "Basın Bayramı"nı...

Biz gazeteciler bu gece matbaada sabahlasak ve "Matbuat hürdür" diye bu post-modern sansür mekanizmalarına dirensek, yarın gazeteler ne halde çıkardı acaba...?

Comments are now closed for this entry