Arada Bir
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Her yeni hükümet işbaşına geldiğinde hedef belirler, yeni bir yol haritası çizer. Başbakan Davutoğlu’nun geçen hafta açıkladığı program, böyle sıradan bir “hükümet programı” değildir. Bu program, ekonominin yapısal dönüşümü konusundaki düzenlemeler bütünüdür. Neden mi? Anlatalım…
Türkiye ekonomisi, Kuzey Kore ya da İran ekonomisi gibi dünyadan kopuk, içe dönük bir ekonomi değildir. Ekonomimiz küresel dünya ile bütünleşen, iç içe karmaşan bir ekonomidir. Önümüzdeki yıl, 2015 yılı, dünyada muazzam değişimlerin yaşanacağı bir yıl olacak. Şöyle ki, 2008 Krizinden sonra ABD Merkez Bankası (FED)’in başlattığı “sıcak para”ya dayalı ekonomik büyüme dönemi sona erdi. Bugüne kadar FED gelişmekte olan ülkelerin tahvillerini satın alıyor, o ülkelere sıcak para transfer ediyordu. Ama 2014 Mayıs’ında yine aynı FED, bu tür alımları her ay %10 azaltarak, yıl sonuna kadar sıfırlama kararı aldı ve karar uygulandı. Bu ay sona eriyor. Öte yandan, uluslar arası finans anlaşmaları
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Ne yapalım, serde Yörüklük var! Bizler Türkmeniz. Türkmenliğin özü göçerliğe dayanır. Bu anlamda yaylacılık serüveni yakın zamanlara kadar vazgeçilmez bir gelenekti. Bizim kuşak, bizden öncekiler yaylaların, yaylacılığın ne olduğunu bilirler. Çünkü çocukluk ve gençlik yıllarımıza, bedensel yapılanmamıza yaylalar damgasını vurdu. Hatta kişiliğimizin oluşumunda bile yaylaların payı büyüktür. Ne derseniz deyiniz, senede üç ay kadar kısa olsa bile, yayla yaşamını tatmak, onu her yıl tekrarlamak birey için bulunmaz bir olanaktır. Zira bu olanaklardan yararlananlar, diğerlerine göre genellikle sağlıklı olurlar. Gerçekten de yaylalar organik doğanın, naturel yaşamın, oksijenin temel kaynağıdır. Fakat bu anlamda her dağ “yayla” özelliği taşımaz. Yani yayla var, yaylacık var. Bu gerçeğe en güzel örnek Avrupa’dır. Bilindiği gibi Batı Avrupa anakarasının hemen hemen her yanı yeşildir, ormanlarla kaplıdır. Fakat Alpler dışında kalan öteki dağların çoğu işe yaramaz. Çünkü Avrupa haritası sürekli yağış alıyor. Hele hele kuzey ülkelerindeki ağaçların gövdesi yemyeşil yosunlarla kaplıdır. Bu dağlarda gezerken insan, bir ağacın altına sereserpe uzanacak ya da piknik yapacak bir yer bulamaz. Bu coğrafyada ormanlar nemsi nemsi kokar. Ağaçların altı vıcık vıcık sudur, çamurdur. İşte Avrupa yeşilinin bu özelliğini tanıyınca, Anadolu’daki geleneksel yaylacılığın neden bu denli yaygın olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. Çünkü ülkemiz, hele hele Orta ve Doğu Anadolu bölgelerimiz tümüyle kuru iklim kuşağındadır. Yani bu çizgiye “bozkır iklimi”egemendir. Onun için hava nemsizdir. Nemsiz olduğu için çelik gibidir, tertemizdir. Onun için bu bölgedeki yaylalar burcu burcu kokar. Ve onun için bizim dağlar “yaşanabilir” dağlardır. Ve böylesi özelliklerdir ki, dağlarımızı “yayla turizmi”ne elverişli dağlar konumuna yükseltiyor.
Dağlarımızın güzellikleri taşımasız bizler için elde edilmesi zor zenginliklerdir. Hatta büyük şanstır. Evet …geçmişte ormanlarımız acımasızca yok edilmiş. Yeşil hançerlenmiş. Dağlar kelleşmiş ama, organik doğa asla yok olmamıştır. Bugün Emir Dağları ne denli çıplak olursa olsun “organik” niteliği bozulmamıştır. Kirlilik henüz Orta Anadolu kırsalına ulaşmamıştır. Sonuç olarak şu gerçek açıkça ortadadır ki, biraz emek harcanırsa fazla değil on yıl kadar kısa bir sürede bu dağlar tekrar yeşille kucaklaşabilir. Böylesi güzellikler her coğrafyada bulunmuyor. Emir Dağları yayla turizmine çok çok yatkındır. Zira bu dağların özellikleri ya da genel yapısı, günümüzde yeni oluşmakta olan modern yayla turizmi kriterleriyle örtüşüyor. Emir Dağlarının tek eksiği yeşil. O da üstesinden gelinemeyecek bir sorun değil. Çok iyi biliyorum ki, yediden yetmişe hepimiz dağlarımızı, yayla yaşamını severiz. Bu günlere kadar eli kalem tutan Emirdağlı her genç, bu yaylalara şiirler düzdü. Yaylacılık hala anılarımızı süsleyen kutsal bir nostaljidir. Kısası yaylacılık kültürümüzde, kanımızda var bizim! Öyle ise, böylesine önemli bir konuyu neden ele almıyoruz, neden gündeme getirmiyoruz?
Bizler bu dağlarda çok “çelik/çomak” oynadık. Çiğdem kazdık. Göbelek topladık. Kuytuluklara şelek şelek sığır kuyruğu taşıdık. Şimdi ay ışığında, bir alayçık önünde dostlarla kahve höpürdetmeye, saatlerce süren o doyumsuz kuytuluk muhabbetlerine neler verilmez ki? Evet, hasbel kader Emirdağ’da doğmuşuz, Emirdağlı olmuşuz. Doğa ile iç içe geçen o güzelim gençlik yıllarımızı anımsamamız gerek. Kendimiz için olmasa bile çocuklarımızın, torunlarımızın, gelecek kuşakların bu zenginliklerden yararlanmaları gereğini düşünmeliyiz. Bizler bugün için, böylesi can alıcı sorunları düşünmesek de, çok yakın gelecekte çocuklarımız aynı tasarımları başlatacaklar. Ama bu proje ne kadar önce başlatılırsa, toplum o kadar karlı çıkacak. Şimdiden başlatılırsa, en azından biz ve bizden sonra gelen kuşakların hayatta kalanları, yaşlılık dönemlerini , son yıllarını yaylalarda geçirebilirler. Şimdi bu dağlar yeşille tekrar donatılsa, her koyakta bir güzel çağdaş dinlenme tesisi yükselse, hangi yaşlımız bu olanaklardan yararlanmak istemez ki? Günümüze kadar dünyada dağ turizmine hep yaşlılar ilgi duydu. Oysa ki yalnız yaşlılar değil, gençler ve hatta çocuklar bile yaylacılık sevdirilmelidir. Bizler ne kadar süre uyursak uyuyalım, yakın gelecekte yeni bir sektör, yeni bir zenginlik alanı olarak “yayla turizmi” bütün dünyada yaygınlaşacaktır.
Günümüzde Emirdağ’da geleneksel yaylacılık bitti. Dağlara sahiplenme duygusu kalmadı. Erozyon yamaçları kemiriyor. Dereler susuz. Pınarlar kuruyor. Yeşil yok oldu, oluyor. Yaylacılık can çekişiyor. Bu nedenle dağlar yaslı. Emir Dağları duvağı bozulmuş bir gelin gibi ağlamaklı! Ama hiç önemli değil, bizim kuşaklar bu soruna el atmasalar bile, bizden sonrakiler nasıl olsa yaylacılığa profesyonelce sarılacaklardır.
Değerli hemşehrilerim, sevgili Emirdağlılar! Dünya yeni bir çağ dönüşümü sürecini yaşıyor. Sanayi çağı gerilerde kaldı. Bigisayar denilen alet teknolojik gelişimi, o da işsizliği artırdı. Bundan böyle bu süreç yavaşlamayacak, tersine daha da hızlanacaktır. Zaten şimdiden, işçilerin, öteki emekçi katmanların işsiz kalmaları bütün insanlığı düşündürüyor. Bu nedenle insanoğlu, yeni katma-değer, yeni zenginlik alanları yaratma kanallarını zorluyor. Bozulan istihdam dengelerini yeniden kurmaya, geniş yığınların gelir düzeyini yükseltmeye, özellikle orta sınıfların nicel ve nitel artışını hızlandırmaya çalışıyor. Şu gerçek açıkça anlaşılıyor ki, teknoloji geliştikçe, sanayi üretimi ne denli artarsa artsın, yaratılan zenginlikler geniş halk kesimlerine yansımamaktadır. Bu nedenle ekonomistler, öteki düşünürler gece- gündüz çalışıyor, geniş yığınların gelir konumlarını yükseltecek reçeteler arıyorlar. İşte bu anlamda “yayla turizmi” geniş yığınların yaşam düzeyini yükseltmeye aday en gerçekçi yollardan birisi olacaktır. Doğanın bütün potansiyellerinden yararlanacak bir turizm uygulaması, gerçekten bütün dünyada, alabildiğine yaygın yeni bir zenginlik alanı yaratacaktır. Özür dileyerek söylemeliyim ki, yayla turizmi olayını Emirdağ Dergisinde bu denli geniş ele almam, konunun önemini elden geldiğince açıklayabilmek içindir.
Çok değerli Emirdağ Dergisi okuyucuları! Son yıllarda, ABD Merkez Bankası (FED)’nın Başkanı sayın Benbarke’nin dilinden düşürmediği bir söylem var. O da “Yeşil Ekonomi” söylemi. Yeşil ekonomi genelde, hızlı gelişen teknolojik dinamikler yardımıyla hidro enerji(su enerjisi), güneş ve rüzgar enerjisi vb. gibi doğada bol bulunan temiz enerji çeşitlerinin harekete geçirilmesi, kirli enerjilerin kovulması anlamına gelir. Aslında yeşil enerji kavramı, yalnızca ucuz ve temiz enerji elde etmek değil, aynı zamanda doğanın tüm zenginliklerinden yararlanmayı da içerir. Gerçekten de sanayi çağı süreci doğayı, dolayısıyla tarımı ihmal etti. Bu yetmiyormuş gibi bir de doğayı acımasızca kirletti. Ozon tabakası delindi. Dünyanın genel ısısı yükseldi. Kuzey buzları erimeye başladı. Bunun sonucu İklimler değişim sürecine girdi. Kısacası, ekolojik dengeler alt-üst oldu. “Umut yok. Herşey bitti.” demeyelim. Çünkü günümüzdeki bilimsel gelişmeler bu kötü gidişe “dur!” diyecek kadar güçlü bir düzeye gelmiştir. Geçmişte, sanayi çağında ne denli doğadan uzaklaşıldıysa, bu çağda da teknolojik atılımlar sayesinde “doğaya dönüş” tekrar gerçekleşecektir. Bu anlamda yakın gelecekte dünya kamuoyu yeni bir hizmet sektörüyle tanışacak. Nasıl ki, sanayi çağı “deniz turizmi”ni geliştirmiş ve insanlığa armağan etmişse, önümüzdeki yeni çağ da “yayla turizmi”ni bütün dünyada hızla geliştirecektir. Hatta yayla turizmi bu çağda, sıcak kıyılara dayalı deniz turizmini sollayacaktır. Zira kıyılarda kirlilik ve betonlaşma giderek artmakta, bu inanılmaz tırmanış kıyıların cazibesini gün geçtikçe yok etmektedir.
Yeşil ekonomi uygulamaları insanoğlunu tekrar doğayla kucaklaştıracaktır. Ekolojik dengeler tekrar normalleşecek, insanoğlu bu süreçte organik doğayı ve yeşili tekrar ayağa kaldırmayı başaracaktır. İşte “yeşil ekonomi” kavramı böylesine güncel, böylesine yaşamsal bir konudur. Bu çabalar, yalnızca batmakta olan bir dünyayı kurtarmaya değil, aynı zamanda yöremizde, ülkemizde hatta bütün dünyada geniş kitlelerin işsizlik sorununa, gelir düzeylerinin yükselmesine yeni yollar aramayı da içeriyor. Gerçekten de yayla turizmi, yeni katma-değer alanları yaratmaya yönelik kutsal bir uğraştır.
Sevgili hemşehrilerim, “çıplak dağ neye yarar?” demeyin. Fotoğrafta yüzeyden bakarsak, gerçekten tam takır, çırıl çıplak, işe yaramaz kayalıklar görürüz. Fakat kazın ayağı öyle değil. Emir dağları öyle bir iklim kuşağında ki… bakınız kış yaklaşıyor, dağlarımız hala güneşli. Yani yılın ortalama 7-8 ayı sıcak ya da ılıman. Yağış çok az. Bu nedenle bizim dağlara nemsiz bir doğa egemen. Sizin anlayacağınız, hani “kurşun gibi” derler ya…işte öylesine güzel bir bozkır iklimi. Üstelik, dünyadaki iklim değişiklikleri bizim haritayı olumlu etkiliyor, etkileyecek. Dünya ısısının artması bizim coğrafyada daha ılıman, daha güzel bir iklim oluşturacak. Bu değişimler şimdiden yaşanıyor. Büyük Britanya’da da dağ var. Almanya, Belçika, İsveç, Norveç, Rusya ve Ukrayna’da da dağ var. Hatta bu ülkelerdeki dağlar göz kamaştıracak kadar yeşil. Ama yeşillik tek başına turizm olayını çözmüyor. Herşeyden önce iklim güzel olmalı! İklim aşırı yağışlı ve soğuk olmamalı. Dağlar nemsiz olmalı. Bu ülkeler soğuk kuşakta yer alıyor. Dağları da gereğinden fazla yağışlı ve nemli. Ama bütün bu olumsuzluklara karşın, yine de o ülkeler şimdiden dağlarını “dağ otelleri” ile süslüyorlar. Koşulları ne denli olumsuz olursa olsun, yine de doğadan yararlanma yollarını zorluyorlar. Anadolu’nun ise en çıplak dağı bile hazinedir ama, değerini bilen kim?
Sevgili hemşehrilerim! Yaşadığımız günler, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sürecidir. Geleneksel yaylacılık sona ereli yıllar oldu. Ama bir Gölcük’ü, bir Yağlı Pınar’ı, Isıtma’yı, Gök Kuyu’yu, Diş Kaya’yı anımsadıkça yüreğimiz cızz ediyor. Değerli Emirdağlılar, yaylacılık bizim kültürümüzdür. O güzelim yaylaları unutabiliyor muyuz? Ozanlarımız, yazarlarımız…Fakı Edeer’ler, Fikret Akın’lar, Adnan Durmaz’lar, Kazım Okutan’lar …Yüksel Önaçan’lar, Muharrem Kubat’lar, Halil Erenoğlu’lar unutabiliyorlar mı? Gerçi ozanlarımız hep geçmişe olan özlemi dillendiriyor, gelecekle ilgili köprüler kurmayı sevmiyorlar. Varsın olsun! Kavim, aşiret, oba yaşamı ve o günlerin feodal tatları bile güzeldir. Demek ki bu dağlar yalnızca küçük ve büyük baş hayvanların otladıkları alanlar değil, aynı zamanda belli bir yaşam biçiminin, belli bir tarihsel kültürün de “simgesi”dirler. Sultan Dağlarına, Afyon çevresindeki öteki dağlara, İscehisar’dan Seyitgazi’ye kadar uzanan yeşili bol dağlara neden türküler söylenmiyor, ağıtlar yakılmıyor? Demek ki, bizim dağlarımızın başka özellikleri var. Bilindiği gibi bu değerler, ta Orta Asya’dan bu yana sürdürdüğümüz “göçerlik” geleneğidir. Oba kültürü, aşiret kültürü, “yayla kültürü”dür.
Feodalizm aşılınca, onun asırlardan bu yana biçimlenen kültürü bir anda uçup gitmez. Bence, hala canlılığını sürdürmekte olan bu tarihsel kültür yeni turizm atılımlarıyla örtüştürülmelidir. Hem doğa yeniden hayat bulmalı, hem de ata kültürünün ömrü uzatılmalıdır. Ne olur yani, beş yıldızlı modern bir otelin yanına birkaç “alayçık” ya da “topak ev” sıralansa kötü mü olur? Her koyakta bir dağ oteli olmasa bile, neden moteller, sıra sıra pansiyonlar vadileri süslemesin? Neden Belçika’daki, Hollanda’daki Emirdağlılara, hatta onların Avrupalı dostlarına hitap eden “tatil köyleri” kurulmasın? Bunlar asla hayal değildir! Emirdağ sanayi tirenini kaçırdı ama, “bacasız sanayi” denilen bu tireni asla kaçırmamalı.
Biliyorum, ilk kez dillendirildiğinde “yayla turizmi” olayını kimse önemsemeyecek. Herkes konuyu, günü birlik gidip gelinen “piknik” olayı düzeyinde ele alacak. Oysa ki bu proje bölgesel ya da ülke çapında “pilot bir proje” olarak da ele alınabilir. Zaten, yukarıdaki satırlarda da değindiğimiz gibi, yakın bir gelecekte bu söylediklerimiz gerçekleşecektir. Bizim çabamız konuyu bir an öncegündeme getirmek, etraflıca düşünmek, olgunlaştırmak ve kararlı bir kamuoyu yaratmayı ateşlemektir. Eğri oturup doğru konuşalım; şimdiki çıplak yamaçlar ağaçlandırılsa, dağın her tarafı kalıcı asfalt yollara kavuşturulsa, belli vadiler küçük küçük göletlerle donatılsa, her bir yana enerji hatları çekilse…o zaman bu dağlar cennet olmaz mı?
Bizim dağlar Toros Dağları gibi kayalık değildir. Evet Toros’ların her noktası ağaç. Her taraf ağaç olmasına ağaç ama, Toros’ların çoğu yerinde gezmek bile mümkün değil. Karadeniz yaylaları da öyle. Doğu Karadeniz sürekli yağış alıyor. Bu nedenle dağlar, yaylalar ormanlarla örtülü. Çoğu yerde ağaçların arasına girilmiyor, gezilmiyor. Bizim yaylalarda böyle sorunlar, böylesi olumsuzluklar yok. Toprak bol. Kayalıklar yok denecek kadar az. Yağış az. Nem yok. Tek eksiğimiz ağaç. Fakat günümüzde “ağaçlandırma” sorun olmaktan çıktı. Hükümetler bu konuya gereken önemi veriyor. Yeter ki yetkili kurumlara proje sunulsun. Emir Dağlarının her noktasında her çeşit ağaç yetişebilir. Hatta “bal ormanları” bile kurulabilir. Emir Dağlarının toprağı bol. Erozyon henüz her tarafı kelleştirmedi. Bu nedenle bizim dağlar, ötekilerine göre, kısa zamanda daha çabuk, daha gürbüz ağaç yetiştirir. Bu dağların her tarafı orman olabilir. Bu nedenle bizim dağlar henüz ölmedi. Her an canlanabilir, her an ayakları üstüne dikilebilir. Kısacası, Emir Dağları yayla turizmini omuzlayacak niteliktedir.
Bu tür bir turizm olayına herkes sanki elli yıl, yüz yıl sonra gerçekleşecekmiş gibi bakıyor. Oysa ki, bu olayı sadece “dağların yeşillendirilmesi” olayı olarak görmemek gerek. Bu olay; katma-değer yaratma olayıdır. Bu olay, yeni zenginlik alanlarının yaratılması olayıdır. Bu çağda istihdam yaratmak için “emek-yoğun” sanayi işletmeleri kurmak artık çare değildir. Bu nedenle önümüzdeki tarihsel dönem “hizmet sektörü”nün sınırsız yaygınlaşacağı bir çağ olacaktır. Turizm sektörü, hizmet sektörünün en büyük, en geniş alanıdır. Yayla turizmi ise, turizm sektörünün yeni bir zenginlik alanı olacaktır. Sanayi çağı sürecinde “kıyı turizmi”doğdu ve yaygınlaştı. Şimdi de dağ turizmi yaygınlaşacak. Yayla turizmi süreci bütün dünyada ve ülkemizde şimdiden başladı. Karadeniz yaylalarında “turizm” olayı hızla gelişiyor. Oysa ki, Karadeniz yaylaları yağışlıdır. Güneşi azdır. Her zaman nemlidir. Karadeniz yaylalarının yeşili boldur ama, iklimi turizm açısından fazla elverişli değildir. Emir Dağları öyle mi? Yeşili yokmuş…varsın olsun. Ciddi adımlar atılırsa bu dağlar beş yılda ağaçlandırılır.
Değerli Emirdağ’lılar! Bildiğiniz gibi, yayla turizminin alt-yapısının hazırlanmasında devlet gücü şarttır. Çevre ve Orman Bakanımız, hemşehrimiz Sayın Prof. Veysel Eroğlu Şuhutludur. Veysel Bey bizleri, Emirdağ’ı çok seviyor. Öte yandan yine sevgili arkadaşımız Necdet Demiral, Bahçeler ve Parklar Genel Müdürlüğü Yardımcılığına getirilmiştir. Bildiğiniz gibi, Belçika’da sayısız bürokratımız var. Bu çocukların kimisi bakan, kimi milletvekili, kimisi de belediyelerde önemli görevler üstlendiler. Üstelik bunların %80 kadarı Brüksel’de, yani Avrupa Birliği’nin başkentinde yetişti. Yani, onlardan da yararlanabiliriz. Göreceksiniz bu davaya bizden çok onlar sarılacaktır. Bu nedenle AB kaynaklarından bile sonuna kadar yararlanma olanaklarımız var. Üstadın dediği gibi: “Şeker var, un var, her şey var…helva yapamıyoruz.” Önce bir araya gelip, kamuoyu harekete geçirilmeli. Sonra ciddi bir “vakıf” kurulmalı ve ardından da gerek devlet kurumlarına, gerekse AB’ne dört dörtlük bir proje sunulmalıdır. Bu denli basit, bu kadar kolay bir soruna neden omuz vermeyelim ki? Emirdağ, dağların ağaçlandırılması gibi olağan bir projeyi de gerçekleştiremezse, başka hiçbir toplumsal inşayı yapılandıramaz. Bu olayda alt-yapıyı, yani ağaçlandırma, gölet, enerji, yol vb. gibi en ağır ve en zor işleri devlet ve AB üstlenecektir. Böylesi nesnel temeller hazırlanmadıkça, yayla turizmi yığınsal ve verimli olamaz. Devlet de elbette işin zor tarafını, yani alt-yapının hazırlanmasını üstlenecektir.
Bizce bu olay, önce toplumsal bir ülküye dönüştürülmeli. Bu hedefte herkes tek vücut olmalı. Politik farklılıklar tamamıyla bir tarafa atılmalı ve bütün Emirdağlılar gönüllü olarak bir araya gelmelidir. Yurt dışındaki bütün hemşehrilerimizin, Afyon’un, Eskişehir’in, Bolvadin’in katılımları sağlanmalıdır. Bu doğrultuda ciddi örgütlenmelere gidilmelidir. En geniş birlik sağlanarak büyük bir “vakıf” kurulmalıdır. Vakıf organlarında yurt içinde ve dışında tanınmış bütün hemşehrilerimiz görevlendirilmelidir. Sayın Kaymakamımız, Belediye Başkanımız, Sivil Toplum Kuruluşlarının yöneticileri, bu vakıfta aktif çalışmalıdırlar. Bu girişim, kişisel uğraştan öte, ciddi bir “toplumsal çaba”ya dönüştürülürse, gerçekleşmemesi için bir neden yoktur.
Sevgili Emirdağlılar, yeni değişimler günümüz dünyasında yaratıcı “makro programlar”ı zorunlu hale getiriyor. Yayla Turizmi projesi bütün dünyayı içeren yeni bir kavramdır. Gerçekten bu proje, üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin “kıyı turizmi”nden daha büyük bir öneme ve potansiyele sahiptir. Zira Anadolu dağlarla kaplıdır. Üstelik de bu dağlar turizm için elverişlidir, sonuna kadar bulunmaz nimettir. Daha şimdiden Anadolu’nun her tarafında yayla turizmi girişimleri başlamaktadır. Sanayi çağında dağ turizminden yalnızca “kayak turizmi” anlaşılmıştır. Yayla turizmi paradigması, henüz yeni bir olgudur. Biz dağlarımızda böylesi bir girişimi şimdi başlatmasak bile, çocuklarımız on-on beş yıla kadar mutlaka başlatacaklar. Emirdağ’ın sanayileşmesi gecikti. Yayla turizminde bari geç kalmayalım diyoruz!
Ey yıllardır dağlarımıza, yaylalarımıza methiyeler düzen Emirdağ aşığı ozan, şair, yazar arkadaşlarım…eli kalem tutan gazeteci kardeşlerim! Fakı Edeer’ler, Muharrem Kubat’lar, Fikret Akın’lar, Yüksel Önaçan’lar, Kazım Okutan’lar, Adnan Durmaz’lar…daha isimlerini bu sayfaya sığdıramayacağım değerli yazar/çizerlerimiz! Gelin yumruk olalım, eski nostaljik/geleneksel yaylacılığımızı çağdaş “yayla turizmi” renkleriyle süsleyelim…yeni bir “Emir Dağı”…yeni bir “Türkmen Ocağı” yaratalım. Yaylacılığı omuzlayalım, ayağa kaldıralım!
Yazımı bitirirken acaba diyorum, gün gelir de bu güzelim dağlarda, bu nemsiz, bu ter-temiz, mis gibi yavşan ve kekik kokan yaylalarımızın her deresinde yine eskisi gibi şırıl şırıl çaylar akar mı? Bu yaylaların yamaçları meşe, çam, kayın, çınar, kabaağaç, erik, ceviz, kestane vb. gibi bin bir türlü ağaçla donanır mı? Dağlarımız yeniden o yeşil gelinliğini giyer mi? Gün batarken koyunlarla kuzuların o muhteşem buluşmasını, “emişme” sahnesini acaba bir daha görebilir miyim? Beş yıldızlı olması şart değil, varsın üç yıldızlı olsun… güzel/ temiz bir dağ otelinde, bir motelde, bir pansiyonda ya da bir “topak ev”de, bir “alayçık”ta… sabah serinliğinde uyandığımda önüme konan o mis gibi “teneke kaymağı” ile bir daha sabah kahvaltısı yapabilir miyim?
Acaba…acaba…acaba! Neden hep acaba yahu? Bunlar, bu kadar basit girişimler, böylesi bir çağın teknolojik koşullarında, bilgi çağına doğru yol alırken gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler mi? Bunlar hayal mi, bunlar ütopya mı? Değerli Emirdağlılar, böylesi bir proje çocuklarımıza, torunlarımıza bırakacağımız en kutsal miras olacaktır! Ömer ÖZKAN
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Çevre ve Orman Bakanımız Sayın Veysel Eroğlu’nun yeni bir projesi var: “Bal ormanları”. Sayın Eroğlu bu projeyi Afyon’da başlattı. Veysel Eroğlu Şuhutlu. İçimizden biri. Sayın Eroğlu’nun büyük barajlar dışında, 2000’e yakın dere projesi var.
27.Ekim.2010 tarihli Radikal Gazetesinde Güven Eken diye biri, Sayın Eroğlu’na çamur atmaya yeltendi. Bu tuzu kuru gazeteci: “Kimdir Eroğlu? Eroğlu Anadolu’nun iki bin deresini satan kişidir. Rize Senoz’da seksen yaşındaki anasıyla kimseye zararı dokunmadan yaşayan Nacaklı Sinan’ın yaşamını sefil eden adamdır.” dedi ve şöyle devam etti: “Bu nedenle, Türkiye’nin koca bir şantiyeye dönüşmesine karşı çıkan ve bu toprakları seven milyonlarla beraber…son nefesime kadar…mücadele edeceğim.” Yani Veysel Eroğlu, çağın gereği “temiz enerji” teknikleriyle yurdumuzu bir baştan bir başa baraj ve göletlerle, HES (hidroelektrik santralleri)’lerle adeta bir şantiyeye dönüştürmüş. Bu inanılmaz hamleler arasında da Rize Senoz’lu seksenlik bir kadınla, Nacaklı Sinan’ın (ve bunlar gibi dere sakinlerinin) rahatları bozulmuş, binlerce aile sefil olmuş…vs…vs…
Bu gazeteci geçinen muhabir müsvettesi, elbette dünyada olup bitenleri takip eden kültürlü bir birey değil. Yeşil teknoloji nedir? Temiz teknoloji nedir? Hatta biyo teknoloji nedir? Bu zavallı böylesi yeni kavramlardan haberli mi acaba? Nereden olacak? O doğa aşkıyla yanıp tutuşuyor ya? Bizim toplum böyle akıl garibanlarını baş tacı yapar. Öte yandan bunlar öyle demagoji ustasıdırlar ki, seksen yaşlı ninelerinin rahatı uğruna ülkenin kalkınmasını bile görmezden gelirler. Bu kadar geniş, bu kadar önemli çağdaş kalkınma projelerini bin bir güçlükle hayata geçiren, uygulamaya koyan Veysel Eroğlu gibi halk çocuklarını gözlerini kırpmadan “vatan hainliği” ile suçlamaktan utanmazlar. Türkiye bu aydın(!) kafalardan neler çekti neler!
Vadi ve derelerin ıslahı…enerji kaynaklarından, turizm potansiyellerinden yararlanmak vatan hainliği mi? Dağlarımız yeşillendirilse, meşelerle, çamlarla, bal ormanlarıyla tekrar eski gelinliğine kavuşturulsa yer yerinden mi oynar? Hükümet, giderek yok olmakta olan yaylalarımıza el atsa, kalıcı asfalt yollarla, göletlerle alt-yapıyı donatsa kötü mü olur ? Bu yaylalar, bu temiz doğa, bu az yağışlı dağ iklimi, ilçemiz için bulunmaz bir nimettir. Arabın nasıl kuru çöllerde petrol yatakları varsa, bizlerin de Emir Dağları gibi muazzam bir zenginliğimiz var. Yıllardır: “Emirdağ nasıl kalkınır?” türküsü çığırıyoruz. İşte maden! İşte halkın sesine kulak veren bir hükümet! İşte devlet! Bu hükümet elimizden tutar. Bu yöneticilere ağlarsak, derdimize deva olurlar! Sayın Eroğlu’na Aydın Doğan’ın çömezleri çamur atıyor. Bu değerli insanı vatan hainliğiyle suçlamaya yelteniyor.
Veysel Eroğlu içimizden biri. Halk çocuğu. Hem Necdet Demiral kardeşimiz Sayın Eroğlu ile gece gündüz beraber çalışıyor. Onun danışmanı. Bu güzel insanlar sırt sırta vermişler, Türkiye’yi şantiyeye çevirmişler. 2000 projenin içine bir de Emir Dağlar projesi neden katılmasın? Sayın Eroğlu kişisel çabalarıyla ilçemizde bir dizi yatırım başlattı. Dağlarımızı imar etmekten neden kaçınsın? Hele bir kez isteyelim. Ne diyecek bakalım?
Bu günlerde, ABD Merkez Bankası (FED) yeni toplumsal kalkınma programları üretiyor. Avrupa Birliği böylesi projeleri sonuna kadar destekliyor. Bizim kendi devletimiz bu gelişmeleri, yeni zenginlik kaynaklarının yaratılması olarak doğru değerlendiriyor. Bakınız, bu yeşil teknoloji konusu, önümüzdeki hafta Seul’de yapılacak G-20’ler zirvesinde de ele alınabilir. Zira işsizliği önlemek için dünya, geniş tabanlı toplumsal zenginlik kaynakları yaratmaya yöneliyor.
Şunu iyi bilelim ki, bundan böyle devlet, istese bile sanayi yatırımı yapamaz. Bu çağda devletin görevi, zenginliği tabana yaymaktır. Piramidin alt sıralarında yer alan yığınların gelir düzeyini yükseltecek geniş tabanlı toplumsal projelere imza atmaktır.
Yazımızı bitirirken acaba diyoruz, gün gelir de bu güzelim dağlarda, bu nemsiz, ter-temiz mis gibi kokan yaylaların her koyağında, eskisi gibi şırıl şırıl sular akar mı? Bu yaylaların yamaçları, her köşesi meşe, çam, kayın, çınar, kabaağaç, ceviz, kestane vb.gibi bin bir türlü ağaçla donanır mı? Dağlarımız yeniden o güzel gelinliğini giyebilir mi? Akşam olurken, gün batarken koyunlarla kuzuların o muhteşem “emişme” sahnelerini bir daha görebilir miyiz? Beş yıldızlı olmasın, üç yıldızlı bile olsa, güzel, temiz bir otelde, bir motelde, bir pansiyonda ya da bir “topak ev”de, sabah serinliğinde uyandığımızda, önümüze konan o mis gibi “teneke kaymağı” ile bir daha sabah kahvaltısı yapabilir miyiz?
Acaba…acaba…acaba! Neden hep acaba yahu? Bunlar bilgi çağına giderken olmayacak şeyler mi? Bunlar hayal mi, bunlar ütopya mı? Bunların gerçekleşmemesi için geçerli bir bahaneniz var mı!
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Yıllardan beri tartışılıyor. Siyaset tartışıyor, halk tartışıyor. “Emirdağ nasıl kalkınacak? Nasıl sanayileşecek? Dışarıya, özellikle Avrupa’ya göç nasıl önlenecek?” 40-50 yıldır bu sorular Emirdağ’lının gündeminde. Önceleri, 1960’lı, 1970’li yıllarda devlet bizzat yatırımlar yapıyor, fabrika bacaları tüttürüyordu. Bu yolla, yani siyaset yoluyla Emirdağ’a bir fabrika kurulamadı. Sonradan, 1980’ler sürecinde Avrupa’ya aşırı göç veren yöremiz giderek küçüldü, nüfus erozyonuna uğradı. Dolayısıyla siyasetteki ağırlığını yitirdi.
Bu yıllarda gözler Belçika ve Hollanda’da yoğunlaşan hemşehrilerimize çevrildi. Belediye yetkilileri bu ülkelere gittiler. Çalışan işçilerden parasal kaynaklar toplandı. EM-DER adında bir deri fabrikası girişimi oldu. Fakat bu girişim fiyaskoyla sonuçlandı. Yurt dışındaki Emirdağ’lılardan toplanan bu paraların çar-çur edilmesi, Avrupa destekli sanayileşme umutlarını yok etti. Sonradan İsmet Güler’in Belediye Başkanlığı döneminde Brüksel semt belediyelerinin destekleri arandı. O girişimler de sonuç vermedi.
Böylece Avrupa’ya yerleşen Emirdağ’lılardan umut kesildi ama, şimdi de yurt içindeki Emirdağ’lı zenginler gündemi işgal ediyor. “Emirdağ’ı seviyorsanız, gelin yatırım yapın” türünden baskılar yapılıyor. Valla girişimciler, hele hele sanayiciler kimsenin lafına bakmaz. Hangi dalda olursa olsun, Emirdağ’da karlı bir iş görürlerse onları kimse tutamaz. Gelirler, işletmelerini kurar, kazançlarına bakarlar. Hiçbir sanayici fizibilite yapmadan, kar edeceğine inanmadan yatırım yapmaz. Parasını çöpe atmak istemez. Toplumun önüne düşenler bu gerçekleri görmek, bilmek zorundadır.
Peki, bundan sonra ne olacak? Emirdağ böylesi kısır döngüleri yaşamaya devam edecek mi? Organize Sanayi Bölgesi faaliyete geçti. Haritadaki Emirdağ Organize Sanayi Bölgesinin yeri çok önemlidir. Organize sanayimizin hem yeri güzeldir, hem de İzmir-Ankara karayolu üzerindedir. Bu yol Anadolu’nun kalbidir. Öte yandan ilimiz hala “kalkınmada öncelikli iller” statüsündedir. Sanayici penceresinden böylesi olanaklar, kalkınmada öncelikli illere has teşvik, vergi ve sigorta muafiyetleri bulunmaz fırsatlardandır. Bizce bu olanakları başka yerlerde bulmak zordur. Bu nedenle Organize Sanayi Bölgemizin istikbali parlaktır.
Bizim başka projelerimiz var. Siyaset sıcaklığını kaybetti. Bundan böyle Emirdağ’ımızın sorunlarını gündeme getirmeye çalışacağız. Aslında çağ değişiyor. Dünya değişiyor. Küresel rüzgar yeni kapılar açıyor. Çağımızın en büyük olayı bilginin, teknolojinin gelişmesi oldu. Bu süreçte bilgisayar denilen alet değişimlere damgasını vurdu. Üretim ve hizmet sektörlerinde çalışan kitleleri işinden etti. İşçiler, ücretli çalışanlar işlerinden oldu. Örneğin bir işletmede 100 kişi çalışıyorsa, bu sayı kısa zamanda 20 kişiye düştü. Bir bankada 50 kişi istihdam ediliyorsa, bu sayı 10-15 kişiye indi. Kısacası, teknoloji çalışan insanları işinden etti.
Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Neden anlatıyoruz? Çünkü bundan böyle hizmet sektörü inanılmaz atılımlar yapacak, özellikle turizm sektörü gelişecek. Turizm denildiğinde akla hemen kıyılar, yani “deniz turizmi” gelmektedir. Oysa ki ülkemiz, “yayla turizmi” konusunda
akıl almaz bir potansiyele sahiptir. Biz, gelecek yazılarımızda bu konuyu eşelemeye devam edeceğiz. Siz de bizi okumaya devam edin! 21.09.2010 (www.emirdag.com)
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Beklenen gün geldi. Referandum yapıldı. Muhalefetin amacı Anayasa oylamasını genel seçim
havasına dönüştürmekti. Bu hedefe ulaştılar ve demokrasi sorununu bir yana atmayı başardılar. Böylece
Sayın Kılıçdaroğlu rüştünü ispat etti. CHP'nin tek liderinin kendisi olduğu gerçeğini kabul ettirdi. BDP Kürt
sorununda çözümün zorunlu olduğu gerçeğini bir daha gündeme taşıdı. MHP ise tabandaki kaymalara engel
olamadığı için en çok zararı uğrayan parti oldu.
Bu referandumun en büyük kazanımı; AKP'nin demokrasi mücadelesi konusunda kararlı tek parti
olduğunu somut olarak ortaya koymuştur. AKP dosta düşmana karşı Türkiye'nin onurunu korumuştur. Darbeleri
bir daha yaşanmamak üzere tarihe gömmüştür. Geniş tabanlı çadaş/sivil bir anayasanın yapılması kanallarını
açmıştır. AKP hukukun üstünlüğü konusundaki samimiyetini sergilemiştir. Konuyu fazla uzatmadan özetleyecek
olursak; 12 Eylül referandumu gerçekten tarihimizin önemli bir "kırılma noktası"dır. Bu anlamda 12 Eylül ülkemiz
demokrasisinin miladı olmuştur,
Şimdi ben özellikle ilericilere, aydınlara, kendisine "solcuyum" diyen çevrelere, hatta referandumda
"hayır" kullanan ülkücülere 12 Eylül 1980 süreci sonuçlarını bir daha anımsatmak istiyorum. 12 Eylül şu acıların
çekilmesini sağladı. 12 Eylül'de:
- 650 bin kişi gözaltına alındı.
- 230 bin kişi yargılandı.
- 7 bin kişinin idamı istendi.
- 517 kişiye idam kararı verildi.
- 50 devrimci ve ülkücü ibret için asıldı.
- 299 kişi Diyarbakır ve Mamak başta olmak üzere cezaevlerinde yaşamını yitirdi.
- 43 kişinin intihar ettiği açıklandı.
- Siyasi partiler kapatıldı, mallarına el kondu.
- 23 bin sivil toplum örgütü kapatıldı.
- Gazetecilere 3 bin 315 yıl hapis cezası verildi.
- 171 kişinin işkenceyle öldürüldüğü belirlendi.
- 71 500 kişi 141, 142 ve 163. maddelerden yargılandı.
- 1milyon 683 bin kişi fişlendi.
- Doğu'da, Güney-Doğu'da binlerce faili meçhul cinayetler yaşandı.
Şimdi bu rakamları neden sıralıyoruz? Bilindiği gibi dün 12 Eylül'ün 30.cu yıldönümüydü. Bu istatistikler de
dünkü günlük gazetelerde yayınlandı. Ben düne kadar günlük gazetelerde böylesi yayınlara ilk kez tanık oluyorum. Ve
şu gerçeği artık açıkça anlıyorum ki, AKP iktidarı gerçekten demokrasi mücadelesi vermektedir. Artık bu gerçekleri
aydınlar şu ya da bu nedenlerle külleyemezler. Demokrasiden yana olduğunu iddia edenler bu partiyi "cemaatçilik"le
suçlayamazlar.Şurası açıkça görülmektedir ki AKP, burjuva demokrasisinin, sivil demokrasinin, üstünlerin hukukunun
değil, hukukun üstünlüğünün tek savunucudur.
Evet, Kılıçdaroğlu çiçeği burnunda bir liderdir. Politikada herşeyden önce kendi koltuğunu sağlamlaştırması zorunluydu,
şimdi bu süreç tamamlanmıştır. Asıl bundan sonraki günlerde sivil Anayasa tartışmaları kızışacaktır. Bakalım Kemal Bey
bu tartışmalarda nasıl bir tavır sergileyecek? Vesayetçi seçkinlerin yanında mı, yoksa gerçekten demokrasi güçlerinin
yanında mı yer alacaktır? Bekleyeceğiz...yaşayacağız...göreceğiz!
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Bana soruyorlar: “Evetçi misin, hayırcı mı?” Aslında yazılarım rengimin ne olduğunu gösteriyor. Ama ne olursa olsun, düşündüğümüzü somut bir biçimde sergilememiz gerekir. Evet ben sapına kadar “evet”çiyim! Neden?
Bir defa militarizmin sona erme ve askerlerin kışlasına dönme süreci hızlanıyor. Buna ben çok seviniyorum. Çünkü bu memleket ne çektiyse darbelerden çekmiştir. Darbeciler yalnızca darbe yapmakla kalmadılar, her iktidarı ele geçirdiklerinde rejimi biraz daha kontrolleri altına aldılar. Bu durum giderek ülkemizde sivilleşmeyi engelledi. Merkez sağ partilerin yok olmasını, sol bir partinin de serpilip gelişmesini engellediler. Böylelikle demokrasilerin gereği olan sağ iktidarların karşısında gerçek bir sol muhalefetin oluşmasını önlediler.
Ordunun ülkemizde ayrı bir yeri vardır. Askerliğe saygıya, askere saygıya diyeceğimiz yok. Fakat askerlerin ayrıcalıklı bir sınıf olmalarına da saygı duymak zorunda değiliz. En yüksek maaşı onlar alır. En güzel lojmanlarda onlar oturur. Kıyılarda, en güzel dinlenme tesislerinde onlar tatil yapar. En güzel ordu evlerinde onlar yer-içer, onlar eğlenirler. Askerlerin mahkemeleri bile ayrıdır. Ben beni bileli, yıllık bütçelerin en az %40 kadarı savunmaya ayrılır. Kısacası, ülkemizde askerler halktan tamamen ayrı, imtiyazlı bir zümredir.
Bu durum cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda zorunluydu diyelim. Ama hala o kuruluş yıllarında mıyız? Bu toplum ordunun gereksinimlerini bir kambur gibi hala taşımak zorunda mıdır? Elbette değil!
Ordu kendisini “devletin ve sistemin” sahibi sanıyor. Bu nedenle “parlamento üstü” bir güç olduğuna inanıyor. Oysa ki, halkımız tek parti dönemine, jandarma dipçiğine 1946’larda bayrak açmış ve kazanmıştır. Bu halk her darbe ertesinde, askerlerin karşısında hangi siyasal parti varsa onu, ezici çoğunlukla iktidara getirmiştir. Askerler, yüksek yargı, öteki statükocu güçler hala bu gerçeği görmek istemiyorlar. Ama ilk kez onlarla bütünleşmeyen, ilk kez onların baskılarından korkmayan bir hükümet var karşılarında. Kesinlikle inanıyorum ki, bu Anayasa Oylaması vesayet rejiminin, askersel/bürokratik oligarşinin çözülüşünü hızlandıracaktır. Kesinlikle inanıyorum ki, 13-Eylülden itibaren son askeri anayasanın tümden değiştirilmesi tartışmaları gündemi dolduracaktır.
Bu ülke kardeş kavgasından bıkmıştır. Bizim gençlik yıllarımızda sağ-sol çatışması körüklendi. Devlet içinde yuvalanan çeteler kardeşi kardeşe kırdırdılar. 1970-80 arası yıllarda, günde ortalama 20 kişi öldürülüyordu. Bugün yine aynı güçler işbaşındadır. Bugün de kardeşi kardeşe kırdırıyorlar. Otuz yıldan beri 40 binden fazla genç katledildi. Bu katliam, bu cinayetler hala önlenmek istenmiyor. Bazı çevreler kardeş kanının akmasından nemalanıyor. Silahların gölgesinde sürdürülmeye çalışılan bu vesayet sistemi kimin çıkarınadır?
Balyoz’cular kimdir? Albay Dursun Çiçek kimdir? Bir avuç serseri 75 milyonun kaderiyle oynama hakkını nereden alıyor? Ordunun en üst kademesi, Genel Kurmay Başkanlığı ve çevresi bu çeteleri neden korumak istiyor? Bu halkın kavgasız, güneşli günlerde yaşamaya hakkı yok mu?
En çok tabandaki halkın, sokaktaki sıradan vatandaşın demokrasiye sahip çıkmasına seviniyorum. Öteki nedenler bir tarafa, en çok askerlerin parlamento-üstü konumlarını terk etme sürecinin hızlanmasına seviyorum. Tarihimizde ilk kez demokrasi gemimiz okyanuslara yelken açıyor. Ben bu gelişmeler karşısında genç sevdalılar gibi göklere uçuyorum. Tüm bu gerçeklerden hareketle bütün onurumla Anayasa Oylamasına “evet” diyorum!
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Referandumda “evet” oyu kullanacağını açıklayan eski genel başkan Sayın Süleyman Soylu Demokrat Parti(DP)’den ihraç edildi. Sayın Süleyman Soylu:”12-Eylül referandumu demokrasinin rönesansı olacaktır.” dedi ve şöyle ekledi:”Referandum benim ihraç edilmemden daha önemlidir. O gün, milli iradenin iktidar olacağı gündür. Ben ferdim. Bir fert mağdur olabilir. Ama bir fert mağdur olurken bütün ülke mağrur olacaktır.” Süleyman Soylu başından beri rengini belli ediyor, nasıl bir demokrat olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Süleyman Soylu’nun adaşı Süleyman Demirel de, referanduma gitmekle AKP’nin ülkeyi ikiye böldüğünü, toplumu kamplara ayırdığını savunuyor. Bu iki demokrasi anlayışı, 12-Eylül’de oylanacak referandum kavgasının özüdür.
Yine DP Genel Başkan yardımcılarından Sayın Nevzat Ceylan Genel İdare Kurulu’ndan 9 arkadaşıyla birlikte Palan Otelde bir basın toplantısı yaptı ve:”Cindoruk yönetiminin bu ihraç kararı ‘DP misyonuna ihanet’tir.” dedi.
Bu tartışmalar, zaten iyice küçülen DP saflarında büyük çalkantılara yol açtı. Böylesi gelişmeler DP’nin geleceği açısından değil de, günümüzde verilen demokrasi kavgası yönünden çok önemlidir. Şöyle ki, zaten Cindoruk Demirel’in emanetçisidir, gölgesidir. Ağasının ağzından ne dökülürse o da onu papağan gibi tekrarlar. Bizce demokrasi sürecinde Demirel çizgisinin hiç önemi yoktur. Süleyman Soylu ve Nevzat Ceylan’lar ise, ta başlarda ezilen demokrasinin sivilleşmesi hareketinin, Menderes Hareketinin günümüze yansımasıdır. Böyle bir pencereden bakıldığında, bu iki anlayışın tarihsel süreçte nasıl biçimlendiği konusunun incelenmesinde yarar görüyorum.
Bilindiği gibi, ikinci dünya savaşı var olan dünya dengelerini yeniden biçimlendirdi. Sovyetler Birliği tek sosyalist ülke iken, savaş sürecinde Doğu Avrupa ülkelerinin hemen hemen tümü sosyalizme geçerek “Dünya Sosyalist Sistemi” oluştu. Böylelikle dünya iki düşman kampa, iki uzlaşmaz kampa bölündü. Bu oluşumda ABD kapitalist ülkelerin liderliğini tam olarak ele geçirdi ve kapitalist dünyanın “jandarma”sı oldu.
Dünya iki düşman kampa bölündükten sonra Türkiye’nin önemi bir kat daha arttı. Sovyetlerle komşu olmamız jeo-politik konumumuzu ileri boyutlara taşıdı. Bu koşullarda ABD Türkiye ile yakın bağlar kurmaya özen gösterdi. Türkiye’nin NATO’ya alınmasına öncülük etti. Menderes Hareketini destekledi. Marchall planıyla büyük ekonomik yardımda bulundu. Amaç; sosyalizm tehlikesine karşı Türkiye’yi “ileri karakol” olarak kullanmaktı.
Fakat 1960 darbesi bütün bu planları alt-üst etti.
Bu gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni koşullara göre Pentagon yeni politikalar üretti. Zaman kaybetmeden ABD’de mühendislik eğitimini tamamlayan, politik hiçbir birikimi bulunmayan sıradan birisini, yani Süleyman Demirel’i apar-topar Türkiye’ye gönderdi. Bir ay gibi kısa bir sürede de Demirel’i, kapatılan Demokrat Parti’nin devamı olan Adalet Partisi’nin genel başkanlığına seçtirdi. Demirel’li AP ilk seçimde, 1965 genel seçimlerinde
halkın ezici çoğunluğunun oyunu alarak tek başına hükümeti kurdu.
İşte bu seçim zaferi, zaten 1948’lerde NATO’ya alınan Türk Ordusunun ve onun lider kadrolarının ABD’de eğitilmesini, Türk dış politikasının ABD politikalarıyla iyice örtüşmesi sürecini hızlandırmıştır. “Soğuk savaş” stratejilerine ülkemizin daha çok alet edilmesini ve “vesayet demokrasisi”nin daha da pekişmesini sağlamıştır.
İşte Süleyman Demirel ve onun piyonu Cindoruk’ların telaşı bundandır. Militarist rejimin, vesayetçi sistemin temelleri çatırdıyor. Koskoca Menderes hareketi küçüldü. Demirel enkazın altında kaldı. Cindoruk batan gemiyi statükoya sarılarak, eskiyen-kokuşan rejime sığınarak kurtarabilir mi? Asla! Elbette bu soylu kavgayı Süleyman Soylu’ların, Nevzat Ceylan’ların demokrasi anlayışı kazanacaktır!














