Haftanın Hutbesi
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Yüce Rabbimizin bütün alemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamber Efendimiz(s.a.s.)’in bir mevlid-i şerifine daha ulaşmanın haz ve mutluluğunu yaşamaktayız.
Efendimiz’in doğumu, öteden beri mümin gönüllerde sürûr, veçhelerde beşâret, lisanda ise;
“Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır
Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır
Bu gelen aşkına devreyler felek
Yüzüne müştak durur ins ü melek.”
dizeleriyle tezahür etmiştir.
İnsanlığın yaratılış gayesini unuttuğu, insani erdemlerden uzaklaştığı, cehalet ve zulmün karanlığının ortalığı kapladığı bir dönemde Mekke ufkundan kainata bir güneş olup doğmuştu Efendimiz. “Bir müjdeci, bir şahit, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil”1 olarak göndermişti Yüce Rabbimiz onu…
O, bir melek olmadığı gibi, sıradan bir beşer de değildi. Yüce Mevla’dan vahyi alan, insanlara anlatıp öğretendi. O; “Ey örtüsüne bürünen kalk ve anlat.”2 emrine muhatap olmuş, bu kudsi görevi yerine getirebilmek için gecesini gündüzüne katmıştı. Efendimiz bu çileli yolda kınanma, hakaret, itham, boykot ve hicret gibi nice güçlüklere karşı büyük bir sabır göstermişti. Tıpkı Nebi kardeşleri Yunus, Hud, Salih, İbrahim ve diğerleri gibi.
Abdullah’ın yetimi, Amine’nin emaneti Halilürrahman İbrahim(a.s.)’ın duası ve müminlerin gözbebeği Yüce Nebi, Rabbimizin insanlığa en büyük ikramıdır. Bu hakikat; “Andolsun Allah müminlere, kendi içlerinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur...”3 ayetiyle duyurulmuştur.
Efendimiz cehlin yerine bilgi ve hikmeti, zulmün yerine hak ve adaleti getirmiştir. “Ben Muhammed’im, ben Ahmed’im, ben rahmet peygamberiyim”4 diyen Kutlu Nebi(s.a.s.); nefret ve kinle paslanan yürekleri, körelmiş vicdanları muhabbet ve merhametle yeniden inşa ve ihya etmiştir.
Kur’an’ın ifadesiyle O, “bizim içimizden bize gelmiş”5 bir elçidir. ‘İçimizden biri’ olması, O’nun örnekliğinin ve örnek alınmasının da bir gereğidir. O’nun gibi bir kul, O’nun gibi bir evlat, O’nun gibi bir eş, O’nun gibi bir baba, O’nun gibi bir arkadaş, O’nun gibi bir komşu, O’nun gibi bir yönetici olmanın imkânı sunulmuştur bizlere…
Kerim Kitabımız, Allah’ı sevmenin ve sevgisine erişmenin Resulümüze uymakla mümkün olacağını beyan etmiştir.6 Asr-ı Saadetten bugüne değin bütün müminler bu ilahi çağrıya uyarak, gönüllerini Efendimizin muhabbetine adamışlardır. İsimlerine, düşünce ve davranışlarına, şiir, musiki ve sanat eserlerine kısaca tüm hayatlarına bu sevgiyi gergef gergef nakşetmişlerdir. Efendimizin adını andıkları ya da işittiklerinde salavat getirmeyi ona saygının bir gereği kabul etmişlerdir. Veladet bahrinde; “Doğdu ol saatte ol Sultan-ı din / Nura gark oldu semavat u zemin” kısmı okunurken oturmayı edebe aykırı görmüş, sanki Resulullah’ın manevi şahsiyetleri meclisi teşrif edercesine O’nun kudümünü ayakta karşılamışlardır. Aziz Mahmud Hüdai hazretleri bu teşrife duyduğumuz minnettarlığı ne güzel dile getirmiştir: “Kudümün rahmet u zevk u safadır Ya Resulallah / Zuhurun derd-i uşşaka devadır Ya Resulallah.”
Kardeşlerim!
Efendimize sevgimiz O’nu çok iyi anlamak, getirdiği mesajı benimsemek ve hayatımıza aktarmakla tezahür etmelidir. O’nun bizzat Rabbimiz tarafından meth u sena edilen ahlakını örnek alabildiğimiz, merhamet, şefkat, adalet, hoşgörü ve daha nice güzel vasıflarını ilke edinebildiğimiz, kısacası bizler de O’nun gibi canlı birer Kur’an haline gelebildiğimizde Resulümüze sevgi ve bağlılığımızı göstermiş olacağız.
Yüce Mevlamız, gönlümüzden Efendimizin sevgisini hiç eksik etmesin. Bugün bu kutlu mabedi dolduran siz kıymetli cemaatimizin mevlid kandilini tebrik ederken, Habib-i Kibriyanın manevi huzurunda kemal-i edeple deriz ki:
“Ey velâdeti yeryüzünün baharı, insanlığın bayramı olan, gönüller sultanı, canda canan Yüce Resul! Sizi tanımış ve size iman etmiş olmaktan dolayı biz, erişilebilecek en büyük nimete ermenin idrakiyle Rabbimize sonsuz hamd ve sena ediyoruz. Ruhu tayyibenize gönül dolusu salat ve selam olsun. Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed..”
1. Ahzab, 33/45-46
2. Müddessir, 74/1-2
3. Al-i İmran, 3/164
4. Müslim, Kitâbul-Fedâil, 126
5. Tevbe, 9/128
6. Al-i İmran, 3/31
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
İnsanoğlunun varoluş gayesi, yaratıcısı olan Allah’ı tanıması, varlığını ve birliğini tereddütsüz onaylaması, inanması ve O’na kulluk etmesidir. İşte bu gayeyi hedefleyen insana “mü’min” denir. Kur’an-ı Kerim mü’minleri önemli özellikleriyle tanıtarak bizi bu özelliklere sahip olmaya yönlendirir. Hemen Bakara suresinin başındaki ayetlerde mü’minler şöyle anlatılır: “Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.” (1)
Mü’minun suresinde ise¸ kurtuluşa erecek olan insanların mü’minler olacağı ifade buyrulduktan sonra¸ “Onlar¸ namazlarında derin saygı içindedirler. Faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler. Zekatı verirler. İffetlerini korurlar. Emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler. Onlar¸ namazlarını kılmaya devam ederler” buyrularak, bu özellikleri taşıyanların firdevs cennetinde ebedi kalacakları müjdelenir. (2)
Mü’minler Furkân sûresinde Rahman’ın has kulları olarak nitelendirilerek şöyle buyrulur: “Rahman’ın (has) kulları onlardır ki¸ yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler. Kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) ‘selâm!’ der (geçer)ler. Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyama durarak geçirirler. Ve şöyle derler: Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır¸ gerçekten onun azabı gelip geçici değil¸ devamlıdır. Orası cidden ne kötü bir yerleşme ve ikamet yeridir! Onlar¸ harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler¸ ikisi arasında orta bir yol tutarlar. Yine onlar¸ Allah ile beraber başka bir ilaha kulluk etmeyen¸ haksız yere¸ Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Onlar¸ yalan şahitlik etmeyen¸ faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman¸ vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir. Onlar¸ kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman¸ onlara karşı kör ve sağır davranmazlar.” (3)
Hutbeme Nur suresindeki bir ayetle son vermek istiyorum. Bu ayette mü’minlerin gündelik hayatlarında¸ iş başında çalışırken ve ticarî faaliyetlerini sürdürürken bile Allah’ı anmaktan ve ibadetlerini yerine getirmekten geri durmadıkları anlatılır ve onlar şöyle övülürler: “Onlar¸ ne ticaret ne de alış-verişin¸ kendilerini Allah’ı anmaktan¸ namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymadığı insanlardır. Onlar¸ kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden (âhiretten) korkarlar.” (4)
(1) Bakara¸ 3-5
(2) Mü’minun¸ 1-9
(3) Furkan¸ 63-73
(4) Nur¸ 37
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Yaratılan her şeyin bir sonu olduğu gibi, insan ömrünün de bir sonu vardır. Bir gün gelecek bu âlemden bir eser kalmayacak ve Yüce Rabbimizin haber verdiği ahiret hayatı başlayacaktır. Böylece insan Allah’ın huzuruna çıkacak, dünyada yaptıklarından hesaba çekilecektir. Ahiret hayatına hazırlıklı olmamızı isteyen Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Allah'a gerektiği gibi saygı duyun; çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”(1) Diğer bir ayet-i kerimede ise: “Onlar, o büyük günde (ahiret gününde) diriltileceklerini akıllarına getirmiyorlar mı? İşte o gün; insanlar âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkacaklardır” (2) buyrulmaktadır.
Dünya fani, ömür kısadır. Ebedi olan ise ahiret hayatıdır. Dünyada yapılan her iyilik ve kötülüğün karşılıksız kalmayacağını, bir gün hesaba çekileceğimizi biliyor ve inanıyoruz. Ama dünya hayatımızın muhasebesini en ince noktasına kadar titizlikle yaparken, acaba manevi hayatımızın muhasebesinde aynı hassasiyeti gösterebiliyor muyuz?
Hz. Ömer’in her akşam: “Bu gün Allâh için ne yaptın?” diyerek kendisini hesaba çektiği gibi biz de kendimizi hesaba çekebiliyor muyuz? “Kim zerre miktarı bir iyilik yaparsa karşılığını görür, kim de zerre miktarı kötülük yaparsa karşılığını görür”(3) buyuran Rabbimizin akıl nimetiyle donattığı bizleri, erginlik çağından itibaren ölünceye kadar tüm yaptıklarımızdan ve yapmamız gerektiği halde ihmalkârlık edip yapmadıklarımızdan hesaba çekeceğini her an hatırlayabiliyor muyuz?
Hayatı bütün yönleriyle tartarak, ahireti kaybettirecek bir bedel ödemekten kurtulmanın yolu, nefis muhasebesidir. Yarının hesabını bugünden yapmak, imtihana girecek öğrencinin ders çalışmasından farklı değildir. İmtihan edilmek üzere yaratılan insan da, ahiret hayatında kendisine sorulacak soruları başarıyla cevaplandırabilmek için hesabını burada yapmalıdır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz: “Akıllı kimse, kendini sorguya çeken ve ölümden sonrası için çalışandır” ve “Kıyamet günü kişi tüm yaptıklarından sorgulanıp hesaba çekilmedikçe, mahşer yerinden ayrılamayacaktır”(4) sözlerini ilke edinerek, hayatımıza çeki düzen vermeliyiz.
(1) Haşr, 18
(2) Mü’min, 39
(3) Zilzal, 7-8
(4) Tirmizi, Kıyamet, 1
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Yaratılan her şeyin bir gayesi, bir hikmeti ve bir görevi vardır. Allah, insana düşünme yeteneği vermiş, gönderdiği elçilerle de ona doğru yolu göstermiştir. Yeryüzünde Allah'ın halifesi olarak değer biçilen insan ise, ne yazık ki, çoğu zaman görevini yerine getirmemekte ve günaha düşmektedir.
Müminlerin günah hastalığından korunması için Kur’an’da şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız; O, size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.”(1)
Günah, kişinin kalbine huzursuzluk verir, gönlünü bulandırır, iradesini zayıflatır, kabiliyetlerini köreltir ve giderek onun fıtratını bozan manevi bir musibet olur. Kur’an-ı Kerim’de: “Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir”(2) ayetinde geçen kalp kirlenmesini Peygamber Efendimiz (sav) şöyle tefsir etmişlerdir: “Kul günah işlediğinde, kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer günahlardan tevbe etmeyip, işlemeye devam ederse o siyah nokta artar ve kalbi istila eder.”(3)
Günahlardan sakınmak, Kur’an’da takva, kavramıyla ifade edilmektedir. Bu anlamda; şirkten ve küfürden uzak durmak, Rabbimizin yasakladığı haramları terk edip, emrettiği farzları yerine getirmek ve Allah'tan başka her şeyi kalpten uzaklaştırarak, sadece ona yönelmek takvadır. Bunun ilk adımı da günaha giden yolu kapatmak, hataen günah işlendiğinde ise, derhal tevbe etmektir. Kur’an-ı Kerim de, “Eğer siz, yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, diğer kusurlarınızı örter, sizi güzel bir makama koyarız”(4) buyrulmaktadır.
Peygamber Efendimiz (sav) de, “Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın. Yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki, bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran”(5) buyurmuştur.
Dünyada ve ahirette kurtuluşa ermek istiyorsak, hesap gününü ve Rabbimizin: “Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir”(6) ikazını her zaman hatırlamalı ve günaha götüren davranışlardan, çevrelerden uzak durmalı, ibadetlerimize devam etmeliyiz. Ahirette herkesin yaptığı en küçük iyiliğin ve işlediği en ufak kötülüğün hesabını vereceğini unutmamalıyız.
(1) Enfal, 29.
(2) Mutaffifin, 14
(3) İbn-i Mace, Zühd, 4244
(4) Nisa, 31
(5) Tirmizî, Birr, 55.
(6) Enam, 121
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Yüce Allah insanların dünya ve ahirette ebedi saadete ulaşmaları için yol gösterici müjdeleyici, uyarıcı olarak ilahi kitaplar ve peygamberler göndermiş, hayatın her alanında insana rehberlik edecek ilke ve hükümler koymuştur. İnsanoğlunun kurduğu en anlamlı ilişki, yüce yaratıcı ile kendi arasındaki abd-mabud ilişkisidir. Bu ilişkide kul kendi acziyetinin farkındalığı içerisinde, Yaratıcının mutlak güç ve ilahlığını hiçbir şüphe olmaksızın tasdik ve ikrar eder. İman olarak tanımlanan bu tasdikte nihai gaye Allah’ın rızasına ulaşmaktır. Yüce Allah’ın rızasını gaye edinenler için dünya ve içindekilerin hiçbir ehemmiyeti yoktur. Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “De ki; size onlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için Rableri katında, içinden ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah kullarını hakkıyla görendir.”(1)
Allah’ın kulundan razı olması ve kulun da Allah’dan razı olması, rızanın tek boyutlu olmadığını anlatır. Rıza, kişinin, Allah’ın ezeli bilgisiyle hakkında takdir ettiklerini isyana ve muhalefete girmeksizin gönül hoşluğuyla kabul etmesidir. Rıza makamı, kulun çalışmasıyla elde edilir ve bunun yolu onun, Yaratan’dan razı olması ve takdirine teslim olmasıdır. Bu konuda peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır: “Rab olarak Allah’tan razı olan kişi imanın lezzetini tatmıştır.”(2)
İnsanı yücelten, değerli kılan, kendi menfaati ve çıkarı için yapmış olduğu şeyler değil, hasbi olarak, Allah’ın rızasını kazanmak için yapmış olduğu ibadetlerdir, işleridir, tutum ve davranışlarıdır. Nitekim Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “İşte ben sizi ateş saçan bir aleve karşı uyardım. O ateşe, ancak dini yalanlayıp yüz çeviren kötüler girer. Ama Allah’a karşı gelmekten çok sakınan ve gönlünü arındırmak için Allah yolunda mal harcayan ise ondan uzak tutulur. O verdiğini kendisine yapılan bir iyiliğin karşılığı olarak vermez. Verdiğinden ötürü hiç kimseden mükafat da beklemez. Sadece ve sadece Yüce Rabbi’nin rızasını kazanmak için verir. Ve elbette kendisi de ahirette Rabbinin kendisine vereceği nimetlerden dolayı hoşnut olacaktır.”(3)
Öyleyse Değerli Kardeşlerim, bütün işlerimizde Allah’ın rızasını esas tutalım. O bizden razı olduktan sonra bütün dünya bize küsse ehemmiyeti yoktur. Rabbim bütün ömrümüzü Allah’ın rızasını elde edebilmek için harcamayı, bu uğurda canla başa çalışmayı, sonuçta da rızasını kazanmış olarak cennete girebilmeyi nasip eylesin
(1) Al-i İmran, 15.
(2) Müslim, İman, 56
(3) Leyl, 14-15.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Belki de hiçbir din, hiçbir kültür ve medeniyet, zamana son hak din İslâm kadar önem atfetmemiştir. Zaman, Yüce Rabbimizin insanoğluna verdiği nimetlerin en başında yer alır. Yeryüzündeki birçok nimetin alternatifi veya yitirilmişse telafisi mümkün iken, geçen hiçbir ânın geri getirilmesi asla mümkün değildir. Önemine binaen Kur’an-ı Kerim’de bazı sureler; Asr, Duha, Leyl, Fecr, Cuma, Felak gibi zaman ifadelerine yeminle başlar, isimlerini de bu ifadelerden alır. Yine pek çok ayette; dehr, karn, asr, sene, yaz-kış, ay, gece-gündüz, sabah-akşam, kuşluk vakti, zeval ve gurub vakti, gece yarısı, ân gibi vakitlerden söz edilir. Bazen “süresi elli bin yıl olan bir günden”[1] bazen de “göz kırpması veya daha az bir zamandan” bahsedilir.[2] Yüce Rabbimiz öyle bir zamandan söz eder ki, o vakit insan henüz adı anılan bir varlık bile değildir.[3] Yine Kur’an’da öyle bir saatten bahsedilir ki, kıyametin kopuşunun kastedildiği bu ânın ne zaman gerçekleşeceğini Allah’tan başka hiç kimse bilemez.[4] İşte Cenâb-ı Hakk’ın bu iki zaman dilimi arasında insanoğluna verdiği kesintisiz nimetin adıdır zaman. Biz insanlar açısından ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’le başlayan bu kesintisiz nimet, yüzlerce asırdır, binlerce neslin üzerinden akıp gitmiştir.
Dinimizdeki sorumluluk anlayışına göre; “Yüce Allah, kişiyi ancak verdiğinden ve ancak gücü nispetinde sorumlu tutar”. Bu yüzdendir ki, her birimize ahirette sorulacak ilk soru, bir ayet-i kerimede de ifade edilen: “Dünyada ne ile meşgul idiniz? Ne yaptınız?” sorusu olacaktır.
“İki nimet vardır ki, insanların çoğu onları değerlendirme hususunda aldanmıştır: Sağlık ve boş zaman.”[5] buyuran Sevgili Peygamberimizin ashabından birine söylediği şu hikmetli tavsiyesi ne kadar mânidardır: “Beş şey gelmeden önce beş şeyin değerini iyi bil; ölümden önce hayatın, meşguliyetten önce boş zamanın, yokluktan önce varlığın, ihtiyarlıktan önce gençliğin ve hastalıktan önce sağlığın”[6]
Ne var ki Allah ve Resulü’nün zamana verdikleri bu kıymet ve öneme paralel bir duyarlılığı bugün pek çok Müslümanda görebilmek maalesef mümkün değildir. Bırakın zamanın kıymetini bilmeyi, böyle bir nimet karşısında bizdeki duyarsızlık hatta vurdumduymazlık içler acısıdır. Oysa Müslümanlar olarak bizlerin sağlam bir zaman tasavvuruna sahip olmamız, zaman bilincini geliştirmemiz, zamanın bize verilen en değerli nimet olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Ne yazık ki dilimize ve kültürümüze de yerleşmiş olan “zaman çok kötü!” “zaman öldürmek”, “zamanım yok!” “zamane çocuğu!” “zaman sana uymazsa sen zamana uy!” şeklindeki söylenmeler, aslında zamana nasıl baktığımızın birer göstergesidir. Halbuki değeri bilindiği ve değerlendirildiği müddetçe zaman daima iyidir, mübarektir. Yaşadığı en küçük zamandan sorulacağı bilinciyle hareket edip zamanı değerlendirerek “iyi ve aydınlık” kılacak da, aksini yaparak onu “kötü ve karanlık” hâle getirecek de biziz.
Sevgili Kardeşlerim,
İster hicrî, ister milâdî olsun, Kur’an-ı Kerim’de de ifade edildiği gibi; “Allah katında ayların sayısı on ikidir.”[7] Birkaç hafta evvel hicrî 1432 yılına girdik; inşallah Pazar günü de milâdî 2012 yılına gireceğiz. Aslında bu, süresinin ne kadar olduğunu bilemediğimiz ömrümüzden koca bir yılın eksildiği, başka bir ifade ile ölüm gerçeğine bir yıl daha yaklaştığımız anlamına gelmektedir. Tam bu noktada, geçirilen 365 günün ardından bir muhasebe yapılması gerekirken, yeni bir yıla kavuşmanın sevinç ve heyecanıyla sırf ötekine özenerek ve öykünerek daha ilk geceden zamanı öldürmek ne kadar da düşündürücüdür!
Oysa Yüce Rabbimiz, Resûl-i Ekrem Efendimizin şahsında her birimize; “Bir işi bitirince diğerine koyul.”[8] buyurmaktadır. Yine bizim kültürümüze göre “İki günü eşit olan ziyandadır.” Hutbemin başında okuduğum surede Yüce Allah şöyle buyurur: “Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”
Dolayısıyla Yüce Rabbimizden niyazımız, bize zamanı iyi plânlama ve iyi değerlendirme bilincini bahşetmesi; geçirdiğimiz yılın ve yılların iyi bir muhasebesini yapmamız; gireceğimiz 2012 yılının başta ülkemiz, gönül coğrafyamız ve İslâm âlemi olmak üzere tüm insanlığa barış, huzur ve mutluluk getirmesi; hayırlarla dolu bolluk ve bereketler içinde bir yıl olmasıdır.
[1] Meâric 70/ 4.
[2] Nahl, 16/77.
[3] İnsan, 76/1
[4] A’raf, 7/187.
[5] Buhârî, Rikâk, 1.
[6] Hakim, el-Müstedrek, IV, 341.
[7] Tövbe 9/36.
[8] İnşirâh, 94/7.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Kainata dikkatlice baktığımızda görüyoruz ki; Yüce Rabbimiz hiçbir şeyi nizamsız gayesiz yaratmamıştır. En küçük sinekten en büyük yıldızlara kadar; her şeyin yaratılmasında hikmet ve gayeler olduğu gibi, gece ve gündüzün peşpeşe gelmesinde ve mevsimlerin değişmesinde de hikmetler vardır.Özellikle bahar mevsiminde esen rüzgar ve yağan yağmurla Rabbimiz bizlere haber veriyor ki: “Allah rüzgarları gönderendir. Onlarla bulutları harekete geçirir. Allah onları dilediği gibi yayar ve yoğunlaştırır. Nihayet yağmurun onların arasından çıktığını görürsün. Onu kullarından dilediklerine uğrattığı zaman birde bakarsın ki sevinirler. Oysa onlar kendilerine yağmur yağdırılmadan önce kesin bir ümitsizliğe kapılmışlardı.”(1) Ayette de bildirdiği üzere Rabbimiz bizlere yağmuru bir rahmet olarak göndermektedir. Bahar mevsimi bizlere nimetlerin bolca verildiği bir mevsimdir. Kış mevsiminde kupkuru olan tohumlar ve ağaçlar bahar mevsiminde yeşerip hayatlanarak bizlere Allahın nimetlerini takdim ediyorlar. Bizlere de bu gönderilen nimetlere şükretmek düşüyor.
Bahar mevsimi bizlere aynı zamanda Ahireti ve haşri hatırlatır. Kur’an-ı Kerim’de: “Allah’ın rahmet eserlerine bir bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O her şeye hakkıyla gücü yetendir.”(2) buyrularak, kış mevsiminde ölen bitkiler nasıl baharla birlikte canlanıyorsa, meyve öldüğünde kuru çekirdeği toprağa atılıyor ve Allah ona nasıl hayat veriyorsa; insan da öldüğünde toprağa gömülür, yine mevsimi geldiğinde ölmüş olan insanlar haşirde ihya edilip diriltilecektir.
Bahar mevsiminde Rabbimizin bizlere verdiği sayısız nimetleri düşünüp şükredelim. Bizlere nimet olarak verilen yağmur, rüzgar, dolu gibi nimetlerin arkasındaki rahmeti bazen göremesek de Allah’a şükredelim. Rabbimizin kurumuş çekirdeklere hayat verdiği gibi bizleri de ölümden sonra diriltip bize hesap soracağını düşünüp ona göre hareket edelim.
(1) Rum, 48-49
(2) Rum, 50














