Haftanın Hutbesi
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Aziz milletimiz, tarihin hiçbir döneminde bağımsızlık ve özgürlüğünden taviz vermemiş, bağımsızlığını, onurunu, vatanını ve bayrağını korumak için neler yapabileceğini her dönemde bütün dünyaya göstermiş ve tarihe unutulmayacak destanlar yazmıştır. Müslüman Türk milletinin şanlı tarihinde zaferlerle dolu sayfalardan biri de Çanakkale Zaferi’dir. Çanakkale Zaferi, var olma mücadelesinin bir destanıdır. İtilaf Devletlerinin 1.Dünya Savaşında Çanakkale boğazını geçerek İstanbul’u ele geçirip, ülkemizi parçalayıp, Müslüman Türk hâkimiyetini yıkmayı amaçlayan planı, Çanakkale önlerinde bir yıl süren savaşlar neticesinde, bağımsızlığına düşkün, vatanına ve dinine bağlı milletimiz tarafından yüz binlerce şehit verilerek hüsrana uğratılmıştır.Çanakkale’de kahraman ordumuz, maddi imkân bakımından kendisinden çok daha güçlü ordulara karşı inanılmaz bir direniş göstermiş, üstün cesaret ve özveriyle “Çanakkale Geçilmez” dedirtmiş, eşine az rastlanır bir kahramanlık destanı yazmıştır. İman, vatan sevgisi, birlik ve beraberlik duyguları, zamanın en güçlü ordularına karşı koymada ve zaferi kazanmada en önemli faktörler olmuştur.
“Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın, Bilakis onlar diridirler Rableri katında rızıklanmaktadırlar”(1) buyuran yüce Rabbimizin bu müjdesini kendilerine şiar edinen şanlı ecdadımız vatanın her karış toprağını kanlarıyla sulamış ve vatan uğruna seve seve canını feda ederek şehit olmaya koşmuş ve bunu bir şeref saymıştır.
Çanakkale Savaşında, vatanına kurban olmak için anasının saçını kınaladığı Kınalı Hasan’ı, 3000 İngiliz askerini, 67 askeriyle on saat savunan Yahya Çavuşu, 257 Kg ağırlığındaki top mermisini kaldırarak, düşman gemisine isabet ettirerek batıran Seyit onbaşıyı, hiçbir askeri kalmayana kadar savaşan 57. alayı ve bunun gibi nice hatıraları aklımızdan çıkarmamalıyız. Bugün üzerinde yaşadığımız bu cennet vatanın, milletimizin, devletimizin ve bayrağımızın varlığını, İstiklal ve hürriyetimizi Çanakkale’de canlarını feda eden şehitlerimize borçlu olduğumuzu unutmayalım ve bunu gelecek nesillere de anlatalım. Bu vesileyle aziz şehit ve gazilerimizi rahmetle ve saygıyla anıyoruz.
(1) Al-i İmran, 167
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Allah Teala kâinattaki her şeyi çift yaratmıştır. Allah katında saygın bir yere sahip olan insan da kadın ve erkek olarak yaratılmıştır. Bütün mahlûkatın yaratılışında olduğu gibi erkek ve kadının yaratılışında da sayısız hikmetler bulunmaktadır. Kadınların geçmişte ve günümüzde, gerek ailede gerekse toplumsal yapıda her zaman hak ettikleri saygı ve değeri gördükleri söylenemez. 0 kadar ki insanlık tarihinde kadının insan olup olmadığı tartışılmış, hatta namusa leke sürme ihtimaliyle hayat hakkı hiçe sayılarak, diri diri gömülecek derecede insanlık dışı muamelelere maruz kalmıştır. Maalesef, günümüzde de şekli ve görünümü farklı olsa da benzeri uygulamalara rastlamaktayız. Bu muamelelere maruz kalan kadın, Allah'ın bize bir emaneti olan eşimiz, Rabbimizin bize göz aydınlığı olarak verdiği kızımız, yaratılışımızda hatta hayatımız boyunca ilk sığınağımız, anamızdır.Kadınlar bizim analarımızdır. Analarımız bizlerin dünyaya gelmesine vesile olan fedakâr kimselerdir. Bizleri hamilelik dönemlerinde dokuz ay boyunca taşımış, çeşitli eziyet ve sıkıntılarla dünyaya getirmişlerdir. Doğumdan sonra da, uykularından fedakârlık ederek bizi merhamet ve şefkatle büyütmüşlerdir.
Kaç yaşımızda olursak olalım hepimiz annelerimizin sevgi ve merhametine muhtaç oluşumuzu derinden hissederiz.
Kadınlar ayrıca bizim hayat arkadaşımızdır, eşimizdir. Hayatın içerisindeki bir takım sıkıntıları ve zorlukları onunla paylaşarak hafifletiriz. "İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve rahmet var etmesi, Allah'ın (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için dersler vardır."(1) ayeti, bu durumu çok güzel ifade etmektedir.
Yine kadın, canımızdan daha çok sevdiğimiz kızımızdır, evladımızdır. Maalesef cahiliye âdeti olan, kız evladını ikinci plana iten bazı yanlış tutum ve anlayışlar varlığını hala sürdürmektedir. Unutulmamalıdır ki, kız olsun erkek olsun, onlar bize Yüce Yaratıcımızın sevinç ve mutluluk kaynağı kıldığı nimetlerdir. Çocuklarımıza karşı davranışımızı onların kız veya erkek oluşları belirlememelidir. Kız çocuklarının mirastan, eğitim ve öğretim imkânından mahrum edilmeleri dinimizin esasları ile bağdaşmaz.
Hutbemi Sevgili Peygamberimizin şu sözleriyle bitiriyorum: "Her kim iki kız
çocuğunu yetişkinlik cağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben yan yana bulunacağız."(2)
(1) Rum, 21.
(2) Müslim, Birr 149.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Aklımızı anlamaya, kalbimizi sevmeye, elimizi tutmaya, ayaklarımızı yürümeye, aklımızı anlamaya elverişli tarzda terbiye eden Allah’tır. Hayvanlar da benzeri uzuvları taşımasına rağmen, insandaki kadar mükemmel kullanamaz. Bunun karşısında Rabbimizin bizden beklediği O’na gereği gibi kulluk etmemizdir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım"(1) Yaradılışımızın gayesi olan ibadetlerimizi yaptığımız takdirde hem Allah'ın verdiği nimetlere karşı teşekkür borcunu yerine getirmiş oluruz, hem de O'nun sevgisini kazanırız. Eğer biz vazifemizi yerine getirir, O'nun sevgisini kazanırsak, Allah, bize dünyadaki nimetlerinden çok daha fazlasını ahirette verecek ve bizi cennette sonsuz mutluluğa kavuşturacaktır.
Yalnız Allah için yapılan ibadet, en geniş anlamda, Allah'ın hoşnut ve razı olduğu bütün fiil ve davranışları kapsamı içine alır. İbadet, Allah emrettiği için yapılır. Ve neticede de yalnız Allah’ın rızasını kazanmak hedeflenir. Allah'ın rızasını, hoşnutluğunu kazanan insan ise hem dünya hem de ahiret mutluluğunu elde eder. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur: “Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Umulur ki böylece (her türlü zarardan) korunmuş olursunuz."(2)
İbadetlerimiz, aynı zamanda bela ve musibetlere karşı koruyucu bir kalkandır. Yaptığımız ibadetlerle bir kısım belalar başımızdan uzaklaştırılır. İbadet eden insanın ruh sağlığı da sağlam olur. İnsan, kulluk vazifesini yerine getirmiş olmanın huzurunu yaşar. Bazen insan çeşitli sıkıntılarla karşılaşıp ümitsizliğe ve bunalıma düşer. Böyle bir durumda inanan insan ibadetle yaklaştığı Rabbisine güvenir, dayanır ve bunalımdan kurtulur.
İbadet, mü’minin kalbine Allah korkusunu yerleştirir. Mü’min nerede olursa olsun –iyi veya kötü- bütün yaptıklarından bir gün hesaba çekileceğini bilir. Ne zaman bir günaha yönelecek olsak, ibadet ile kazandığımız şuur bizi engeller.
Hutbemi bir ayet-i kerime mealiyle bitiriyorum: “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir, onun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek müminlerdir. Onlara Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.”(3)
(1) Zariyat, 56
(2) Bakara, 21
(3) Enfâl, 2-4
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
25 Şubat Perşembe gecesi Peygamberimizin dünyaya teşrifinin yıldönümü olan Mevlid kandilidir. 15 asır evvel yine böyle bir gecede Mekke-i Mükerreme’de muhteşem bir olay meydana gelmiş, ismi Cenab-ı Hakkın ismiyle zikrdilen, O’nun habibi olma şerefine mazhar olan Muhammed Mustafa dünyaya gelmişti. Bu gecenin sabahında zulmet ve çirkeflikler içinde bulunan beşerin ufkunda ilahi bir nur doğdu. İbrahim (a.s)’ın “Ey Rabbimiz, içlerinden onlara senin ayetlerini okuyan Kitabı ve hikmeti öğreten onları her kötülükten arındıran bir peygamber gönder”(1) dediği duası, Hz. İsa’nın müjdesi ve Hz. Amine’nin rüyası gerçekleşti. İşte bu nur onları bulundukları zulmetten kurtarıp, hidayete sevk edecekti. O’nun dünyaya gelmesi demek; insanlar için hakkın hakim olduğu nurlu bir devir, küfrün ve zulmün kalkması ve tevhid akidesinin yeniden canlanması demekti.
Peygamberimizin doğumu beşeriyet için en büyük nimetlerden biridir. Rabbimiz Kuran-ı Kerimde: “And olsun ki, Mü’minler daha önce apaçık ve kesin bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, Allah içlerinden, onlara ayetlerini okuyan, onları temize çıkaran, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderdiği için, büyük bir lütüfta bulunmuştur”(2) buyurarak bu gerçeği vurgulamaktadır.
Çünkü onun rahmeti bütün alemleri kuşatmıştır. Ve Peygamber Efendimiz “Bir şahid, bir müjdeci ve uyarıcı, Allah’a O’nun emriyle bir davetçi ve nur saçan bir kandildir.”(3) İşte onun içindir ki, her yıl bu mübarek günü kutluyor, O’nun yüce hatırasını yad ediyoruz. Hatta ona olan sevgi ve bağlılığımızı göstermek için kutlu doğum programları düzenliyoruz.
Peygamberimizin doğumunu anmak, yalnız bazı programlar düzenlemek, güzel sesli kimselerin kasideler okuması veya farklı etkinliklerin yapılması değildir. Bunlarla birlikte, onu gerçekten sevebilmek ona tabi olmaktan, onu örnek almaktan ve yüce ahlakıyla ahlaklanmaktan geçer. Allah’a olan tevekkülünü, itimadını; insanlara olan merhametini, adaletini; karşılaştığı güçlüklere karşı sabır ve sebatını; onun cömertliğini, zühdünü ve faziletini bilmek ve bütün bunlara uyma gayreti içinde olmaktan geçer. Ona uymayan ölçüleri tepelemekten geçer. Ve Allah’a olan sevgi, onu sevmekten geçer. O’na sonsuz salat ve selam eder, kutlu doğumunun Aziz Milletimize ve bütün Müslümanlara mübarek olmasını niyaz ederim.
(1) Bakara, 129
(2) Ali İmran,164
(3) Ahzab, 45-46
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Yaratıkların en şereflisi olan insana yüce Allah, diğer yarattıklarından farklı olarak akıl ve irade vermiştir. Bunun gereği olarak da bir takım sorumluluklar yüklemiştir. Bu sorumluluklardan en önemlisi de sevgidir. Sevgi; Kâinatın yaratılış amaçlarından birisidir. Bir insanın, diğer bir insana ya da tüm canlılara gösterebileceği en büyük ve kolay fedakârlık sevgidir. Sevmek, sahip olduğumuz en değerli varlık olan yüreğimizi vermektir. Bu yüzden sevginin adanabileceği en büyük kapı Allah kapısıdır. Sevgimizi bir ölümsüze adamışsak onu da ölümsüzleştirmişiz demektir. Bu gerçeğin farkında olan mümin; Allah’ın mahlûkatını yine Allah’ın namına sever. Yunus’un deyimiyle “Yaratılanı Yaratandan ötürü sever.”
İyi şeylerle kötü şeyler aynı ellerle yapılmaktadır. Fena sözlerle güzel sözler aynı ağızdan çıkmaktadır. Güzel davranışlarla uygunsuz davranışlar aynı organlar tarafından yapılmaktadır. Durum böyle olunca, Allah’ın aynası hükmünde olan gönle imanı, sevgi ve hoşgörüyü yerleştirmek varken, inkâra gidilmesi, iyi söz varken fena sözlerin sarf edilmesi, güzel şeyler dururken kötü işlerin yapılması, akıl ve mantık işi değildir. Biz doğru kapıya yönelebilirsek herkes tarafından sevilmeyi de hak ederiz. Yüce Mevla Kur’an’da şöyle buyuruyor: “İman edipte iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.”(1)
Sevgide emek vardır. En doğal sevgi emeğe dayanan sevgidir, çünkü bu sevgide şefkat vardır. Allah’ın kuluna, ananın evladına, bahçıvanın çiçeklerine ve mimarın eserine olan sevgisi bu tür sevgidir. Seven sevdiğine emek vermiş ve her şeyden önemlisi de kendisinden bir şeyler katmıştır.
Sevgide tanıma vardır. İnsan sevdiği kadar tanır ve tanıdığı kadar sever. İlgi de sevginin tezahürlerinden biridir. Bir şeyi sevip de ona ilgi göstermemek düşünülemez. Allah’ı sevdiğimizi söylüyor ama onun emir ve yasaklarına ilgisiz kalıyorsak, Peygamber Efendimizi sevdiğimizi söylüyor ama onun sünnetine uymuyorsak bu sevgi kupkuru bir iddia olur. Bir ayette: “Deki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”(2) buyuran Rabbimiz, kendisini unutanlar içinde şu ürpertici ikazda bulunmaktadır: “Onlar Allah’ı unuttular Allah da onları unuttu.”(3)
(1) Meryem, 96
(2) Al-i İmran, 31
(3) Tövbe, 67
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Dünya üzerindeki yerleşik kültürlerde olduğu gibi bizim kültürümüzde de “bahar” güzelliktir, emektir, tarlada açan çiçek, yeşeren umutlar ve gelecektir! Aynı zamanda, bolluk, berekettir, hayattır, yeniden dirilişin sembolüdür bahar. Yani baharın gelişi biz inananlara İslamın iman esaslarından biri olan Ahiret Gününe imanı, kıyameti hatırlatır, ölümden sonraki hayatı hatırlatır. Sonbaharla birlikte çıplak kalan ağaçların, kışın ardından yeniden dirilmesi, rengarenk çiçeklerin yeniden açması, ölen insanların ahiret gününde yeniden dirilmesini sembolize eder adeta. Her yaratılan varlık gibi muayyen bir ömrü olan insan, sararan yapraklar misali az veya çok yaşadıktan sonra ölecektir. Cismi çürüyerek toprak olan insan için daha yüce ve sonsuz olan ahiret hayatının kapısı açılacaktır.
Ahiret, imtihan için gelinen şu fani dünyadan ölümle beraber göçtükten sonra sonsuza dek yaşayacağımız hayatın adıdır. Ahiret, dünya hayatında yaptıklarımızın hesabını vereceğimiz, bizim için hazırlanan amel defterlerinin elimize tutuşturulduğu ve amellerimiz göre vaad edilen Cennet ya da Cehennemi yaşayacağımız sonsuzluk yurdunun adıdır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur : “O gün siz (hesap için) arz olunursunuz. Öyle ki hiçbir gizli haliniz kalmaz. O vakit kitabı sağdan verilenler, ‘Alın, kitabımı okuyun, doğrusu ben hesapla karşılaşacağımı sezmiştim zaten’ diyecek. Ardından da Allah’ın kendisi için hazırladığı eşsiz cennete girecektir… Kitabı soldan verilenler ise: ‘Kitabım verilmeseydi, keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, keşke ölümle tamamen yok olup gitseydim, malım beni kurtarmadı, gücüm, saltanatım yok olup gitti’ diyecektir.”(1)
Allah’a ve ahirete olan inanç, insanı daima iyilik ve hayır işlemeye, şerden ve kötülükten kaçınmaya, güzel ahlak ve faziletle ziynetlenmeye ve ilahi ölçülere uymaya sevk eden en büyük etkendir. Ahiret inancına sahip olan insan doğruluk ve istikametten ayrılmaz. Nefsine, ailesine, çevresine, vatan ve milletine karşı dürüst hareket eder. Hak ve adaletten ayrılmaz. Kimseye zulmetmez. Yaptıklarının mükafatını dünyadaki kısa ömründe görmek için çırpınıp durmaz. Çünkü o, ilahi adalete, burada yaptıklarının karşılığını ahirette mutlaka göreceğine ve ebedi hayata inanmaktadır. Yüce Allah bu gerçeğe, şöyle işaret buyurur: “Kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecek ve zerre miktarı kötülük işlemişse onu da görecektir.”(2) Hutbemi bir ayet meali ile bitirmek istiyorum: “Bizim sizi boşuna yarattığımızı, bizim huzurumuza dönüp hesap vermeyeceğinizi mi sandınız?”(3).
(1) Hakka, 18-29.
(2) Zilzal, 7-8.
(3) Mü’minun, 115.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Yüce yaratan biz insanları ruh ve beden kabiliyetleri bakımından, diğer canlıların en mükemmeli ve de en üstünü kılmıştır Ayrıcalık olarak da insanlara; düşünme ve konuşma yeteneği vermiş, düşündüklerini ifade edebilmesi ve konuşabilmesi için de, ona özel bir organ olarak dil vermiştir Bu büyük bir nimettir. Bu nimetin şükrünü eda edebilmek için ve onu yerli yerinde Allah’ın istediği şekilde kullanmak gerekir. Yani dilini her çeşit günahtan koruyup, güzel ve faydalı sözler sarf etmelidir. İnsan birçok günahı diliyle işler. Diliyle doğru ve yanlışı ifade eder.
Ağzımızdan içeriye girecek olana dikkat etmek ne kadar önemli ise, ağzımızdan çıkana dikkat etmek de o kadar önemlidir. İnsan iyi ve kötü ne bulursa dilinden bulur. Birçok insan dilinin söyledikleri yüzünden büyük musibetlere uğramıştır. İşte bunun içindir ki, dinimiz bize konuşmanın, söz söylemenin adabını, dilimizin temiz kalmasının yollarını göstermiştir. Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Görmedin mi Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? Güzel bir söz; kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Bu ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Allah insanlara böyle misaller getiriyor ki, öğüt alsınlar”(1)
İnsanlarda dil, bir anahtar gibidir. Hayrın da, şerrin de kapısını açabilir. Bu nedenle ağzımızdan çıkacak sözlere dikkat etmeli, aklın ve iman'ın terazisinde tarttıktan sonra söz söylemeliyiz. Düşünmeden söylediğimiz sözlerin, bazen kırgınlıklara, dargınlıklara ve hatta kavgalara kapı açıp insanî ilişkilerin bozulmasına sebep olabileceğini unutmamalıyız. O halde sözlerin en güzelini söylemeli, yeri ve sırası gelmeden her akla geleni konuşmamalıyız. Yüce Rabbimiz bu konuda meâlen şöyle buyurmaktadır: "Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır." (2)
Peygamberimiz (sav) dilin afetlerinden olan sövmeyi de kesin olarak yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: “Bir müslümana sövmek fasıklıktır. Onunla savaşmak ise küfürdür.” (3) Bir başka hadislerinde ise Peygamber Efendimiz; “Birbiriyle sövüşen iki kişin söylediklerinin vebali, mazlum olan karşılık vermedikçe başlayana aittir.” (4) buyurarak asıl günaha girenin sövmeye önce başlayanın olduğunu bildirmiştir. Hutbemi bir hadis-i şerif meali ile bitiriyorum: "Allah'a ve ahiret gününe inanan kimse ya hayır konuşsun, ya da sussun " (5)
(1) İbrahim, 24–25
(2) İsrâ, 53
(3) Riyazü’s Salihın, 3/145
(4) Müslim, 1/18
(5) Kütübü Sitte, Hadis No: 5910














