Haftanın Hutbesi
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Bütün canlılara merhametle davranılmasını isteyen İslam Dini, fertler arasında sevgiyi, saygıyı, yardımlaşmayı ve şefkati emrederken, her türlü şiddeti, baskıyı ve zulmü yasaklamıştır. Bu nedenle dinimiz, insanın ilk öğretim ocağı olan ve toplumun temeli sayılan aile müessesesine ayrı bir önem vermiş ve Müslümanların evlenip, yuva kurmalarını, toplumun huzuru ve neslin devamı için evlilik müessesesini sağlam temeller üzerine bina etmesini istemiştir. Evlilik yoluyla, kadınla erkek arasında köklü, güçlü ve sürekli bir bağ kurulur. Nitekim ayet-i kerimede: “Kendileri ile huzur bulasınız diye, sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir.”(1) buyrularak, aile yuvasının sevgi, saygı ve merhamet temeline dayanması gerektiği ifade edilmiştir.
Kurulan yuvaların güven, huzur ve mutluluk içinde devam etmesi, hem fertler ve hem de toplumlar açısından hayati öneme sahiptir. Ancak bununla birlikte her ailede, bireyler arasında zaman zaman bazı ailevi anlaşmazlıklar ortaya çıkabilir.
Bu gibi durumlarda Kur’an-ı Kerim’de: “Onlarla güzellikle geçinin. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, sabredin, hoşlanmadığınız bir şeyi Allah çok hayırlı kılmış olabilir”(2) buyrularak, eşimizin hoşumuza gitmeyen davranışlarına Rabbimizin çok hayırlar bağlamış olabileceği bildirilmiştir. Kadın ve erkek farklı fıtratlarda yaratılmışlardır. Rabbimizin birbirimizi tamamlayalım diye bir nimet olarak koyduğu bu farklılıkları çoğu zaman geçimsizlik sebebi yapmamız bu hikmeti kavrayamamaktan kaynaklanmaktadır.
Kur'ân-ı Kerim'de de, evliliğin devam ettirilmesi için fedâkarlıkta bulunulması, hoşnutsuzluk ve geçimsizlik durumlarında tarafların meselelerini konuşarak halletmeleri öğütlenmiş; aralarındaki anlaşmazlık daha ileri safhaya ulaştığında, kadının ve erkeğin ailelerinden seçilen hakemler vasıtasıyla eşler arasındaki anlaşmazlığın giderilmesi yolu tavsiye edilmiştir. Bunun yanı sıra bütün anlaşma yolları kapanmış ve evlilik hayatının sürdürülmesi imkansız hale gelmişse, bu takdirde ancak boşanmaya izin verilmiştir. Ancak boşanma, eşler için mutsuz bir evliliği sonlandırmak olsa da yine de büyük bir yıkım demektir. Ayrılmanın kaçınılmaz ve gerekli olduğu durumlarda bile boşanmayla sorunlar bitmeyebilir. Boşanma, eşleri ekonomik yönden sarsar, ruhsal yönden çökertir; sosyal konumlarını olumsuz yönde etkiler. Yuvanın dağılmasından en büyük zararı ise çocuklar ve toplum görür. Böyle üzücü sonuçlar yaşamamak için Kur’an-ı Kerim’in bu konuda ortaya koyduğu değerlere ve Hz. Peygamberin tavsiyelerine kulak vermeli, yuvalarımızda hoşgörüyü sevgiyi ve şefkati hâkim kılmalıyız.Retrieved from "http://wiki.hukuki.net/Bo%C5%9Fanma_nedenleri"
(1) Rum, 30/21
(2) Nisa, 4/19
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
İman, “Güven duygusu içinde tasdik etmek, inanmak” demektir. İnanılacak şeylerin en başında yaratıcımız olan Yüce Allah (cc) gelir. Allah inancı insanın yaratılışında mevcut olan bir özelliktir. İnsanın var olmasıyla birlikte inanma ihtiyacı da var ola gelmiştir. Aynı zamanda ilk peygamber olan Hz. Adem (a.s.) da evlatlarına Allah inancını bildirmiştir. Daha sonraları insanların bazıları Allah inancından uzaklaşıp inkara sapınca, ebedi hayatlarını cehennem azabında geçirmemeleri için Yüce Rabbimiz tekrar tekrar peygamberler göndermiştir.
Allah’a iman bir ihtiyaçtır. İnsan, var oluşundan itibaren daima mutlak bir gücün arayışı içerisinde olmuştur. Kimileri kendileri gibi sonradan var olan ve varlığı başkalarına muhtaç olanları putlaştırırken; kimileri de nefsine kul-köle olup onu ilahlaştırmıştır. Aklıselim sahibi kimseler ise Allah’ı Rab edinip O’na imanda kusur etmemişlerdir.
Allah’a İman eden, takdirine teslimiyet gösterip ondan razı olur. O’nun verdiği nimetleri fark edip onlara şükrederek ve O’ndan gelen musibetlere sabrederek insan imanın kalitesini göstermiş olur. Bir Ayet-i Kerimede de şöyle buyrulur: “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet başa gelmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya iletir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir”.(1)
Allah’a iman, O’nun emirlerini yerine getirmeyi ve yasaklarından kaçınmayı netice verir. İnsan hakiki imana ancak Rabbimizin emri olan amelleri yerine getirerek ulaşabilir. Öyleyse imanımızı amellerimizle ispata çalışalım. Bir ayet-i kerimede: “Kim Allah’a iman eder, yararlı işler yaparsa, Allah onun fenalıklarını, günahlarını siler ve içinden ırmaklar akan cennetlere, hem de devamlı kalmak üzere yerleştirir. İşte en büyük başarı, en büyük mutluluk budur!”(2) buyrulmaktadır.
O’nun hoşnut olduğu davranışları yapıp, yasaklarından kaçındığımız an, işte o zaman doğru yolda olduğumuz anlaşılır. Ashaptan bir zat: “Ey Allah'ın Resulü bana İslâm hakkında öyle bir bilgi ver ki, bana yetsin ve sizden başka kimseye İslam’dan sormaya ihtiyaç duymayayım” dediğinde; Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu: “Allah’a inandım” de, sonra dosdoğru ol”(3)
(1) Teğabün, 11
(2) Teğabün, 9
(3) Müslim, İman 62
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Namazın Şartları:
1. Hadesten Taharet: Gözle görülmeyen pisliklerden temizlenmektir.
2. Necâsetten Taharet: Gözle görülen pisliklerden temizlenmektir.
3. Setrü'l Avret: Örtülmesi gereken yerlerin kapatılması demektir..
4. İstikbâli Kıble: Namaz kılan kimsenin Kâbe yönüne yönelmesidir.
5. Vakit: Farz ve Vacip olan her namaz için belli bir vakit vardır.
6.Niyet: Kılınacak olan namazın zihnen hatırlanmasıdır.
Namazın Rükunları:
1. İftitah Tekbiri: namaza başlama tekbiridir.
2. Kıyam: Namazda ayakta durmaktır.
3. Kıraat: Namazda Kur'ân okumak demektir.
4. Rükû: Kıraatten sonra eller dizlere erişecek şekilde eğilmekten ibarettir.
5. Sücûd: Rükûdan sonra ayak, diz ve ellerle beraber alnı ve burnu yere koymaktır.
6. Kade-i Âhire: Namazın sonunda "et-Tehiyyâtü" duasını okuyacak kadar oturmaktır.
NAMAZIN VACİPLERİ
1. Namaza "Allahu Ekber" sözü ile başlamak,
2. Namazda fatiha süresini okumak,
3. Fatiha süresini farz namazların ilk iki rekatında, vitir ve nafile namazların her rek'atında okumak.
4. Farz namazların ilk İki rekatında, vitir ve nafile namazların her rekatında sure veya ayet okumak (Zamm-ı Sûre),
5. Fatihayı süreden önce okumak,
6. Secdede alın ile beraber burunu da yere koymak,
7. İki secdeyi birbiri ardınca yapmak.
8. Üç ve dört rekat namazların ikinci rekatında ettehiyyatü okuyacak kadar oturmak. Buna "Kade-i ûlâ=birinci oturuş denir.
9 . Birinci ve son oturuşlarda "ettehiyyatü" okumak.
10. Birinci oturuşta Ettehiyyatü'yü okuduktan sonra gecikmeden üçüncü rekata kalkmak.
11. Vitir namazında kunut tekbirini almak ve kunut duasını okumak.
12. Bayram namazlarına mahsus olan fazla tekbirleri almak.
13. Cemaatle kalındığı zaman, sabah, akşam, yatsı, cuma ve bayram namazlarının birinci ve ikinci rekatlarında, teravih namazı ile Ramazanda teravihten sonra kılınan vitir namazının her rekatında imamın fatiha ve sureyi açıktan okuması.
14. Öğle ve ikindi namazlarında bunları içinden okumak
15. İmama uyan kişinin bu namazlarda fatiha ve sure okumayarak susması.
16. Ta'dili erkan: Yani ayakta iken dosdoğru, rükûda dümdüz olmak, (kadınlar biraz meyilli dururlar) rükûdan kalkınca iyice doğrulmak ve iki secde arasında tam oturmak.
17. Namazın sonunda selam vermek.
18. Namazda yanılırsa sehiv secdesi yapmak.
19. Namazda secde ayeti okursa secde etmek.
NAMAZIN SÜNNETLERİ
1- Abdest alırken misvâk kullanmak.
2- İftitâh tekbîrinde ve vitrin kunût tekbîrinde, ellerini kulaklara kaldırmak.
3- İftitâh ve kunût tekbîrlerinde, avuçları kıbleye çevirmek.
4- Kıyâmda sağ elin baş ve ince parmaklarını sol elin bileşine başlamak.
5- İftitâh tekbîrinden sonra elleri göbeğin altına bağlamak.
6- Her namazın ilk rek'atinde Sübhâneke okumak.
7- İlk rek'atte, Sübhâneke'den sonra, E'ûzü okumak.
8- Bütün rek'atlerde, Fâtiha-i Şerîfenin başında, Besmele okumak.
9- Fâtiha bitince, yavaşça âmin demek.
10- Kıyâmdan rükû'a inerken tekbîr almak.
11- Rükû'da ellerini dizlerinin üzerine koyup, parmaklarını açmak.
12- Rükû'da üç kerre Sübhâne rabbiyel'azîm demek.
13- Rükû'da beli ile başı bir hizâda olmak.
14- Rükû'dan kalkarken, Semi'allahü limen hamideh demek.
15- Rükû'dan kalktıktan sonra, Rabbenâ lekelhamd demek.
16- Kıyâmdan secdeye inerken, Allahü ekber demek.
17- Secdede üç kerre Sübhâne rabbiyela'lâ demek.
18- Birinci secdeden kalkarken, Allahü ekber demek.
19- Tekrar secdeye inerken, Allahü ekber demek.
20- Secdede, el parmaklarını bitiştirmek.
21- Secdede dizlerini yere koyup, uyluklarını karnından ayırmak
22- İkinci secdeden kalkarken, Allahü ekber demek.
23- Sağ ayağını dikip, sol ayağının üzerine oturmak.
24- Ka'de-i ahîrede, son oturuşta salevât okumak.
25- Topukları, kıyâmda birbirinden dört parmak eni kadar uzak, rükü'da, kavmede ve secdede bitişik tutmak.
26- İmâmın intikâl tekbîrlerini yüksek sesle söylemesi.
27- Namazı sarık veya takke ile kılmak
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Milletleri yaşatan, ilerleten ve yükselten sihirli kuvvet, birlik ve beraberlikleridir. Birlik ve beraberlikten yoksun olan toplumların, dünya milletleri arasında istenilen yerini almasına imkan yoktur. Bir milletin birliği ve beraberliği çeşitli nedenlerle zayıflarsa veya bozulursa o ülkede ilerleme ve yükselme olmayacağı gibi, o milletin istikbalini koruması da zorlaşır, hatta imkansız hale gelir.
Bir toplumda, milli birlik ve beraberliğin sağlanması için o toplumda yaşayan herkese bir takım görevler düşmektedir. Bu görevlerin başında, fertlerin kendi çıkarlarını bir yana bırakıp, milletinin çıkarlarını ön plana alarak bunların gerçekleşmesi için çalışması gelir. Herkes kendi görevini eksiksiz yaptığı, milleti ve vatanı için istenilen feragati ve fedakarlığı gösterdiği sürece o toplumda ilerleme, yükselme, huzur, sükûn ve güven vardır. Aksi takdirde birlik ve beraberlik, dirlik ve huzur bozulur, güven sarsılır.
Milletimizin yükselmesi, bizlerin birlik ve beraberlik içinde bulunmamıza bağlıdır. Birliğin olmadığı yerde dağılma, parçalanıp bölünme, kin, nefret ve düşmanlık vardır. Nitekim Yüce Rabbimiz (c c ) Kur’an-ı Kerim’de: “Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın, Allah’ın size olan nimetini anın. Düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaştırdı da O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi ondan kurtardı. Allah, hidayete eresiniz diye size böylece ayetlerini açıklar.” (1) buyurarak birliğin önemini, düşmanlığın, çekişmenin ve dağılıp parçalanmanın tehlikelerini bizlere beyan etmiştir.
Büyük milletimizin tarihi boyunca elde ettiği şanlı zaferlerin, ortaya koyduğu kahramanlık destanlarının, kurduğu medeniyetlerin, dünyaya ışık olacak nitelikte geliştirdiği kültürlerin temelinde hiç şüphesiz fertleri arasında gerçekleştirdiği birlik ve kardeşlik ruhu yatmaktadır.
Savaşta ve barışta, hep aynı ruh ayakta tutulmuş, birliğimizi bozan çeşitli cereyanlardan kaçınılmıştır. Yüce Allah’ın “Mü’minler ancak kardeştir”(2) emrine gönülden bağlanmış olan atalarımız, bütün müslümanları kardeş bilmiş ve aralarında hiçbir ayrım yapmamıştır. İşte asırlar boyunca milletimize hakim olan ruh, bu ruhtur.
Sakarya’da, Kocatepe’de, Çanakkale’de, Dumlupınar’da ve nihayet Kıbrıs’ta bize ışık tutan, gücümüze güç katan, vatanı her şeyden üstün tutan ruh da yine birlik ve kardeşlik ruhudur.
Hutbemi bir hadis-i şerifin mealiyle bitiriyorum: “Müslüman müslümanın kardeşidir… Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz.” (3)
1- Al-i İmran; 3/103
2- Hucurat; 49/10
3- Riyazü’s-Salihîn Terc. C.1, Sh. 275
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Yüce Allah, imtihan dünyasına gönderdiği insanı, hem hayrı, hem de şerri işlemeye kabiliyetli olarak yaratmıştır. Daha sonra peygamberler ve kitaplar göndermek suretiyle doğru ve yanlışı açıkça beyan ederek; helal ve haram ölçülerini koymuştur. Helal ve güzel olanı yapmanın iyi olacağını bildirerek, insanı daima hayra teşvik etmiştir. Sonra da imtihana tabi tutmak üzere, akıl ve irade verdiği insanı, hayır veya şer yolunu tercih etmekte serbest bırakmıştır. Ne var ki; çoğu zaman insanın nefsi, şeytanın da saptırması ve süslemesiyle, helal ve meşru olanlardan ziyade haramlara heves eder. Haramlar ve yasaklar ona daha cazip ve güzel gelir.
Bu sebeple insanoğlu, ölüm anı gelinceye kadar, nefsinin aşırı ve çirkin istekleriyle mücadele etmek ve İslamın emirlerini yapmakla görevlidir. Bu hal müminin en önemli vasıflarından biridir. Fakat bunu gerçekleştirmek o kadar da kolay değildir. Her şeyden önce, sürekli ve bilinçli bir nefis muhasebesine ihtiyaç vardır. Bu anlamda nefis muhasebesi; kişinin kendi ile yüzleşmesi, kendisini kontrol etmesi ve hesaba çekmesidir. Rabbimiz, Kur’an-ı Kerimde kendilerini hesaba çekip, gönüllerini günahlardan arındıran ve takva yolunu tercih ederek nefislerini terbiye eden kullarına şu müjdeyi vermektedir: “Kim de Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.”(1)
Nefis muhasebesi yapmak, aynı zamanda akıl ve irade sahibi olmanın bir gereğidir. İnsanların Allah’a kulluk görevini hakkıyla yerine getirebilmesi, dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşabilmesi için bu zorunludur. Nitekim Kur’an-ı Kerimde: “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder.”(2) buyrulmaktadır. Nefis, sorgusuzca kendisine tabi olan sahiplerine, hem sürekli yanlışlıklar yaptırır, hem de ahirette kurtulabileceğine dair ümitler verir. Bu durumda kişi, hem dünyada Allah’a isyan eder, hem de ahirette cennete girmeyi ümit eder. Yanlış yolda olduğunun farkında olmasına rağmen, ‘kalbinin temiz olduğunu zanneder ve buna güvenir. Sevgili peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz kişi ise, nefsinin arzularına tabi olan ve Allah’tan (olmayacak şeyler) temenni edip duran kimsedir.”(3)
Yeni bir yıla girdiğimiz bu günlerde, ömür sermayemizden koca bir yılı nasıl tükettiğimizin etraflı bir muhasebesini yapalım. Her an yüce Allah’ın, gözetiminde olduğumuz bilinciyle, geçmiş hata ve günahlarımızı hatırlayıp, bunların hesabını nasıl vereceğimizi düşünelim. Hutbemi bir ayetin mealiyle bitirmek istiyorum: “Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünya hayatının ziynetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme.”(4)
(1) Naziat, 40-41
(2) Yusuf, 53
(3) İbn Mâce, Zühd, 31
(4) Kehf, 28.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Her dinin, her milletin kutsal kabul ettiği, kendine özgü belirli gün, gece ya da ayları vardır. Bunlardan biri de; İslâm'dan öncede kutsal kabul edilmiş olan ve İslam kültür ve tarihi sürecinde de kutsal sayılan, hicri takvim yılının ilk ayı ve haram ayların birincisi olan Muharrem ayıdır. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim de: “Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah'ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin”(1) buyurarak bu gerçeği ortaya koymuştur.
Yaşanılan süreçte Muharrem ayının 10’uncu günü üzerinde daha fazla durulmuş ve bu güne Aşure günü denilmiştir. Peygamberimiz, Medîne'ye geldiği zaman Yahudilerin Âşûre günü oruç tuttuklarını gördü ve bunun ne orucu olduğunu sordu. Medineliler; "Bugün, iyi bir gündür. Allah, İsrail oğulları’nı Firavun'un zulmünden bugün kurtarmıştır. Hz Musa (as) Allah'a şükür için bugünde oruç tutmuştur. Biz de bugün oruç tutarız dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz “Biz Musa'nın sünnetine sizden daha yakınız” buyurmuş ve o gün oruç tutmuş ve ashabına da tutmalarını emretmiştir”(2)
Muharrem ayı ve aşure gününü önemli kılan; dini, sosyal ve tarihi öneme haiz olaylar arasında; Nuh (as)'ın gemisinin tufandan kurtulup Cudi dağının tepesine oturması, Hz Adem (as)’ın tövbesinin kabul edilmesi, Hz İbrahim (as)’ın Nemrut’un ateşinden kurtulması, Hz Yakub (as)'ın oğlu Hz Yusuf'a kavuşması gibi sevinçli olaylar olduğu gibi, İslam tarihinin en acı ve en üzücü olaylarından biri olan ve her hatırlandığında bizi üzüntüye boğan Sevgili Peygamberimizin torunlarının şehit edildiği Kerbela hadisesi de maalesef bu ayda meydana gelmiştir.
Muharrem Ayı ve Aşure günlerimizi; kardeşlik bağlarımızın pekişmesi ve güçlenmesine, birlik ve beraberliğimizin, sevgi ve dostluğumuzun devamına vesile olacak şekilde değerlendirmemiz gerekir. Bu günlerimizi özellikle oruç ve diğer güzel amellerle, ikramlarla süslemenin gayreti içersinde olalım. Bu duygularla Muharrem ayının ve Aşure Gününün hayırlara vesile olmasını Yüce Rabbimizden niyaz ederim.
(1) Tevbe, 36
(2) Buhârî, es-Savm, 69
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Yüce Allah, emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmek üzere peygamberler göndermiştir. Görevleri sadece insanları doğru yola ulaştırmak olan bu kutlu elçilerin hemen hepsi, pek çok işkence ve zulme maruz kalmışlardır. Bazısı öldürülmüş, bazısı yurtlarından göçe zorlanmış, bazıları da toplumdan soyutlanarak baskı altında tutulmuşlardır. Hâlbuki bu kutlu elçiler, gönderildikleri toplum için rahmet, şefkat ve sevgi kaynağı idiler. Onlara gönül kapılarını kapatan toplum, aslında insanî fazilet ve erdemlere kapısını kapatmaktaydı.Allah elçilerinin sonuncusu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (sav) de insanları, şirki ve küfrü, vahşet ve zulmü terk edip sadece Yüce Yaratana ibadete, adalete, merhamete, insanî erdemlere davet etmekteydi. Mekkeli müşrikler bütün insanlığa rahmet olarak gönderilen bu Yüce Elçi’ye akla hayale gelmedik işkence ve zulmü reva gördüler. O’na kucak açma, O’nunla insanlık onuruna yeniden ulaşma yerine; O’nu dışladılar, hayatına kastettiler. Bu ağır baskılar altında tebliğ ve davet görevini yerine getiremeyeceğini anlayan Kâinatın Efendisi, Miladi 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret etti. Bu hicret asla bir kaçış olmadığı gibi; sıradan bir göç de değildi.
Hicret, tevhit inancının kalplerde kökleşmesinin, gerektiğinde mallardan ve canlardan feragat etmenin sembolüdür. Başka bir ifadeyle hicret, dalaletten hidayete, zulümden adalete, nefretten sevgiye, kötülüklerden iyiliklere, günahlardan sevaplara göç etmektir.
Hicret, bütün maddi varlıklarını geride bırakıp terk eden muhacirler ile her şeylerini onlarla paylaşan Ensar’ın yüceliğinin ve Allah’ın rızasına erişlerinin bir şahididir. Rabbimiz: “İman edip hicret edenlerin ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir" (1) buyurmaktadır.
Hz. Peygamber Efendimiz (sav): “Hakiki muhacir, Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçan, onları terk eden kimsedir” (2) buyurmaktadır. Bu manada hicret bitmemiştir ve devamlıdır. O halde, bizler de Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçınıp nefsimizin kötü isteklerini frenleyerek her an hicret halinde olabilir ve hicret sevabına nail olabiliriz.
(1) Tevbe, 20.
(2) Buhari, İman, 4














