Haftanın Hutbesi
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Bizler tarihi şeref levhalarıyla dolu bir milletin evlatlarıyız. Ecdadımızı zaferden zafere koşturan ve tarih sayfalarını kahramanlık destanlarıyla süsleten, Allah’ın hak olan vadine erme ve O’nun şehitler için hazırladığı mükafata mazhar olma arzu ve isteğidir. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de: “Allah müminlerden mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu) Tevrat’ta, İncil’de, Kur’an’da Allah üzerinde hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu büyük bir kazançtır”(1) diye hitap ederek Allah yolunda canını ve malını feda edenlerin büyük bir mertebeye erişeceklerini müjdelemektedir. Sevgili Peygamberimiz de: “Hiç kimse cennete girdikten sonra –bütün dünyaya sahip olsa bile- tekrar dünyaya dönmek istemez. Yalnız şehitler, erdikleri nimetler sebebiyle dünyaya dönüp, on defa şehit olmayı arzu ederler”(2) buyurarak Allah yolunda ve vatan uğruna can vermenin ne kadar büyük bir mükafat olduğunu bildirmiştir.
Ecdadımız işte bu anlayış bu ruh ve heyecanla, İslam’ın varlık yokluk mücadelesi olan Bedir savaşında arslanlaşmış, İslam ve Müslümanlar için büyük bir felaket olan haçlı ordularını durdurmuş, Malazgirt meydan muharebesiyle Anadolu’yu Müslüman Türklere anavatan yapmıştır.
İstanbul’un fethiyle Bizans İmparatorluğunu yıkarak orta çağı kapatıp yeni çağı açmış, Çanakkale’de bütün dünyaya meydan okuyarak “Çanakkale geçilmez” dedirtmiş, 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar meydan savaşını kazanarak ülkeyi düşman işgalinden kurtarmıştır. Gazi Mustafa Kemal de Çanakkale’de zafer kazandıran ruhu şöyle anlatıyor: “Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz metre. Yani ölüm muhakkak. Birinci siperlerin hiçbiri kurtulmamacasına kamilen düşüyor. İkinciler onların üzerine gidiyor. Fakat ne kadar şâyân-ı gıpta bir itidal ve tevekkül biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir fütur göstermiyor. Sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şehadet getirerek yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şâyân-ı hayret ve tebrik edilecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki; işte bize Çanakkale muharebelerini kazandıran bu yüksek ruhtur.”
Bu vesile ile bu topraklar için toprağa düşmüş aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor, gazilerimizi minnet ve şükranla yâd ediyoruz. Hutbemi merhum M. Akif’in dizeleriyle bitiriyorum:
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
‘Gömelim gel seni tarihe’ desem sığmazsın.
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.
(1) Tevbe, 111.
(2) Buhari, Cihad, 21.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Oruç sözlükte, “bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek” anlamında kullanılır. Terimi olarak ise, imsak vaktinden iftar vaktine kadar, Allah’ın rızasını kazanmak için bilinçli olarak, yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak demektir. Bize olduğu gibi bizden önceki ümmetlere farz kılınan bir ibadettir. Yüce Allah, “Ey mü′minler! Kötülüklerden ve haramlardan korunmanız için oruç tutmak, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı”(1) buyurmuştur.
Oruç ibadetinin Allah rızasını kazanmanın yanında temel amaçlarından biri de kişinin nefsini terbiye etmesidir. Peygamberimiz (sav): “Oruç bir kalkandır. Biriniz oruçlu iken çirkin, kötü ve kaba söz söylemesin, bağırıp çağırmasın, kavga etmesin. Birisi kendisine söver ya da çatarsa ona ‘ben oruçluyum’ desin”(2) buyurmuştur. Hadis-i şerif, orucun gayesinin insanın edep ve ahlakını güzelleştirmek olduğunu açıkça ifade etmektedir. Eğer oruç, insanı kötü söz, eylem ve davranışlardan uzaklaştırmıyor, ahlakını güzelleştirmiyorsa amacına ulaşamamış demektir. Böyle oruçtan istenilen sevap da elde edilemez. Bu sebeple orucu sadece midemize değil diğer duyu organlarımıza da tutturmalıyız.
Nitekim Peygamberimiz (sav), “Nice oruç tutanlar vardır ki onların oruçtan nasipleri sadece aç ve susuz kalmalarıdır”(3) buyurmuştur. Dolayısıyla oruç tutan insan; yalan, yalancı şahitlik, gıybet, iftira, hile, aldatma, kötü söz ve davranışlardan uzak durmalı, her zaman dürüst ve doğru olmalıdır. Oruç ayrıca insana sabırlı olmayı öğretir. Peygamber Efendimiz (sav), “Oruç sabrın yarısıdır”(4) buyurmuştur. İnsanın hayatta başarılı olabilmesi için irade hâkimiyeti ve güçlükler karşısında dayanabilme gücü önemli bir role sahiptir.
Oruç, yoksulların durumunu daha iyi anlamaya, dolayısıyla onların sıkıntılarını giderme yönünde çaba sarfetmeye de vesile olur. Yine orucun sağlık açısından da pek çok yararları bulunmaktadır: Bir yıl boyunca çalışan vücut makinesinin, özellikle mide ve sindirim organlarının dinlenmesi için iyi bir moladır. Ama asıl önemli olan orucun bize Allah katında kazandırdıklarıdır. Sevgili Peygamberimiz (sav): “Kim iman ederek ve sevabını Allah’tan umarak Ramazan orucunu tutarsa önceki günahları affedilir”(5) buyurmuştur. Bir başka hadis de ise oruçlunun sevinci şöyle anlatılır: “Oruçlu için birisi iftar ettiği vakit, öteki Rabbi ile karşılaştığı vakit olmak üzere iki sevinç vardır”(6).
(1) Bakara, 2/183
(2) Buhârî, Savm, 9;
(3) İbn Mâce, 21
(4) Tirmizî, Da’avât, 86
(5) Buhârî, Savm, 6
(6) Buhârî, Savm, 9
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Mübarek Şaban ayının sonlarına yaklaşmış bulunmaktayız. Önümüzdeki hafta bugün Allah izin verirse Ramazan ayına girmiş bulunacağız. Peygamber Efendimiz (sav) üç aylara kavuştuğu zaman şöyle dua etmiştir: “Allah’ım Recep ve Şaban aylarını hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl bizi Ramazan ayına ulaştır.”(1) Yine bir başka hadis-i şeriflerinde ise; “Recep Allah’ın, Şaban benim, Ramazan’da ümmetimin ayıdır”(2) buyurmuşlardır.
Bu mübarek zaman dilimleri kainatın sahibi Cenab-ı Hak tarafından bizlere verilmiş büyük bir ganimettir. Bu aylar ve içindeki müstesna geceler adeta Yüce Rabbimizin bizi bağışlaması için bir bahanesidir. Bizler de bu mübarek ayların değerini bilip hürmet göstermeli, bu manevi atmosfer havasından olabildiğince istifade etmeliyiz. Ayların sultanı olan Ramazan ayına asırlarca biz müslüman topluluklar tarafından büyük hassasiyetler gösterilmiş, bu mübarek ay hayır ve hasenat ayı olarak değerlendirilmiştir. Çünkü bu ayda yapılan her iyiliğe Yüce Rabbimiz kat kat mükafat vermektedir.
Ramazan ayına ayrı bir güzellik katan hiç şüphesiz İslam’ın beş şartından biri olan oruç ibadetidir. Orucun maddi ve manevi bize çok faydaları vardır. Bir ay boyunca tutacağımız oruçla midemizi dinlendirip sağlıklı bir yaşama adım atma imkanına kavuşacağımız gibi manevi yönden de sabrı öğrenerek nefsimizi terbiye ederiz. Ramazan ayı aynı zamanda Kur’an ayıdır. Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır: “O Ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.”(3) Öyleyse bu ayda bol bol Kur’an okuyup, okunan mukabelelere katılalım. Kılacağımız teravih namazlarına çocuklarımızın da elinden tutup götürmeye özen gösterelim. Onbir ayın sultanına yakışır şekilde bu Ramazan’ı karşılayalım ve bu ayı dopdolu geçirebilmek için elimizden geldiğince özen gösterelim. Hutbemi bir hadis-i şerif ile bitirmek istiyorum: “Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da bağlanır”(4)
(1) Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 259
(2) Camiü's-Sağır, c.4, s.18
(3) Bakara,185
(4) Buhârî, Savm, 5
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Yüce Rabbimizin bize ihsan ettiği sayısız nimetlerinden biri de dünyamızı âdeta bir cennet gibi süsleyen yeşil alanlar, ağaçlar ve ormanlardır. Havaya, suya ve gıdaya ihtiyacımız olduğu gibi ağaçlara, ormanlara ve yeşil alanlara da ihtiyacımız vardır. Yüce Allah; kainattaki her şeyi, beli bir ölçü ve ahenk içerisinde yaratmıştır. Kur’an-ı Kerim’de, mükemmel işleyen bu ilâhî düzen ve ahenk için şöyle buyrulmaktadır: “Gökleri yedi kat üzere yaratan Allah’tır. Rahman’ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir aksaklık görebilir misin? Bir aksaklık bulmak için gözünü tekrar tekrar çevir bak, ama göz umduğunu bulamaz, bitkin ve yorgun düşer.”(1)
Rengârenk çiçekleri, yeşillikleri, tertemiz havası, suyu ve cıvıl cıvıl öten kuşlarıyla tabiat ruhumuzu dinlendirmektedir. Üzülerek söylemek gerekir ki, bu nimetlerden faydalanırken bir çoğumuz, bunların Allah’ın ne büyük birer nimeti olduğunun farkında bile değiliz. Bütün sadeliği ve güzelliği ile bunları koruyacağımız yerde, onlara zarar vermekte ve birçok canlının hayatıyla oynamaktayız. Sanki insan, kendi eliyle kendi sonunu hazırlamaktadır. Dinimiz İslâm bizden yeryüzünün imarını dolayısıyla tabiatın korunmasını istemiş, ağaç dikmeyi ve ekin ekmeyi sadaka-i cariye olarak kabul etmiştir. Peygamberimiz (sav), “Müslüman, bir ağaç diker, o ağaçtan insan, hayvan veya kuş istifade ederse bu, kıyamet gününe kadar o kimse için sadaka olur” (2) buyurarak konunun önemine dikkat ekmiştir.
Dinimiz, ağaç dikmeyi, yeşil alanları artırıp korumayı bu kadar teşvik etmesine rağmen, Müslümanların köy, kasaba ve şehirlerini ağaçtan, ormandan ve yeşil alanlardan yoksun bırakmalarını, hatta mevcutlarını kesip yok etmelerini anlamak mümkün değildir. Kesilen ağaçların yerine yenisinin dikilmemesi, yeşil alanların ve ormanlık arazilerin birtakım sebeplerle sorumsuzca yok edilmesi, dikkatsizliğimiz yüzünden yangınlara sebep olunması, ağaca zararı olan hayvanların orman içlerinde otlatılması ekolojik dengeyi bozmaktadır. Yine av hayvanlarının yavrulama ve kuluçka dönemi gözetilmeksizin zamansız avlanması tabii dengeyi bozduğu gibi, bilinçsizce kullanılan zirai ilaçlar doğada ki bitki çeşidinin azalmasına hatta bazı türlerin yok olmasına sebep olur. Yine bu ilaçlar tabii hayatın bir parçası olan bazı böcek ve sürüngenlerin ölmesine, dolayısıyla bunlarla beslenen daha büyük hayvanların yok olmasına sebep olur.
Bu itibarla, Dini sorumluluğumuz idraki içerisinde olalım, doğal hayatı ve ormanları koruyalım yeşil alanların çoğaltılmasına, ağaç ve ormanların korunmasına özen gösterelim. Cennet vatanımızın çölleşmesine seyirci kalmayalım. Sahip olduğumuz maddi ve manevi bütün değerlerin Rabbimiz tarafından bize bir emanet olarak verildiğini ve bütün nimetlerden hesaba çekileceğimizi unutmayalım. Hutbemi Sevgili Peygamberimizin konuyla ilgi şu sözüyle bitirmek istiyorum: “Biriniz, elinde bir hurma fidanı varken kıyametin kopacağını anlasa bile yine onu diksin.”(3)
Afyonkarahisar/Merkez
(1)Mülk,3-
(2)Müslim,Müsâkât,10
(3) Heysemî, Mecmeu Zevâid, IV, 63
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Allah’ın rahmet ve mağfiretinin bizleri kuşatacağı, bütün manevi kirlerimizden temizlenme imkanı bulabileceğimiz ve Ramazan ayının son müjdecisi Mübarek Berat Kandiline ulaşmak üzereyiz.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde: “Apaçık Kitaba yemin olsun ki, Biz Kur’anı mübarek bir gecede indirdik. Biz, gerçekten uyarıcıyız. O mübarek gecede, her hikmetli iş katımızdan bir emirle ayırt edilir”(1) buyurmuştur. Ayette adı geçen mübarek geceden maksadın, Berat gecesi olduğu ifade edilmektedir.
Rabbimiz, Mübarek Ramazan ayının hemen eşiğinde, Mü’min kullarına yüce Ramazan ayına arınmış olarak girmek üzere bu gece ile büyük bir ikramı sunmuş bulunmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (sav) bu gece ile ilgili olarak: “Şaban ayının 15. gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun. Çünkü yüce Allah, bu gece güneş doğuncaya kadar dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve şafak sökene kadar: Tevbe eden yok mu? Onu affedeyim. Rızık isteyen yok mu? Ona rızık vereyim. Hastalığına şifa isteyen yok mu? Ona şifa vereyim. Daha ne gibi istekleri varsa istesinler vereyim”(2) buyuracağını naklediyor.
Peygamber Efendimiz, Berat gecesini ibadetle geçirmiş ve kıldığı namazın secdesinde şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Azabından affına, gazabından rızana sığınıyorum. Ya Rabbi! Senden yine sana sığınıyorum. Sen yücesin, Seni layık olduğun şekilde medh-ü sena edemiyorum. Sana layık bir şükürle şükredemiyorum. Sen ancak kendini övdüğün gibisin.” (3)
İçerisinde bulunduğumuz mübarek üç aylar ve berat kandili Yaratıcımıza, ailemize, çocuklarımıza, milletimize ve bütün insanlığa karşı görev ve sorumluluklarımızı hatırlatmalı; hata, ihmal ve kusurlarımızdan dönmemize, gaflet uykusundan uyanmamıza vesile olmalıdır. Kandillerin aydınlığını fırsat bilerek, çeşitli sebeplerle kirlenen kalplerimizi önce tevbe ve istiğfar ile temizlemeli; sonra da Allah sevgisi, insan sevgisi ve vatan sevgisi ile doldurarak iyi bir kul, olgun bir mü’min olmaya gayret göstermeliyiz. Böyle gün ve gecelerde evlerimizde her haliyle bir değişiklik göze çarpmalı, çocuklara sevdikleri oyuncakları böyle zamanlarda almalıyız. Çocukları camilere götürülmeli, bu mübarek gecelerin ismini ve manasını onlara anlatmalıyız.
5 Ağustos Çarşambayı, 6 Ağustos Perşembeye, bağlayan gece; Mübarek Berat Kandilidir. Hepinizin Berat Kandilini tebrik ediyor, bu Kandilin Ahirette kurtuluş beratımızı almamıza vesile olmasını, ülkemiz ve milletimiz için hayırlara getirmesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.
(1) Duhan, 1–4
2) İbn-i Mace, İkametü’s-selah, 191
(3) İbn-i Mace, c:1; s:444
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
''Dünya kırk kulplu kazan bir kulpundan tut sen de kazan'' atasözünde ifade edildiği gibi dünyada çeşit çeşit meslekler vardır. Bugün hutbemde özellikle iki meslek erbabına dair hususlar üzerinde durmak istiyorum. Bu mesleklerden birincisi çiftçiliktir. Çiftçilik yaparken bizlerin ihmal ettiği veya hafife almış olduğumuz bir takım hal ve davranışlarımız vardır ki bunları Rabbimiz yasaklamış, haram kılmıştır. Bu davranışlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Miras paylaşımında bazı kardeşlere mirastan pay vermeme veya adaletsiz mal paylaşımı yapmak. Tarlayı sürdürürken, biçtirirken, ektirirken işi yapan kişiye ücretini eksik ödemek. Tarla sahibinden habersiz onun tarlasından anız almak, meyve, sebze koparmak. Başkalarının ekinlerinde hayvan otlatmak. Tarlasına giderken başkasına ait ekili alanları çiğneyip geçmek. Tarlasını temizleyen tarla sahibinin tarlasında bulunan ot, ağaç, taş ve bunun gibi maddeleri komşu tarlaya atması. Çalıştırdığı işçinin ücretini hiç ödememek veya geciktirmek. Komşu tarla anını bozmak, tarla yollarını ve hazine arazilerini tarlamıza katmak. Özellikle bu konuda Peygamber Efendimiz’in ikazı çok manidardır: ''Kim haksız olarak başkasına ait araziden bir şey alırsa, kıymet gününde gasp ettiği bu yer ile yedi kat yere batırılır.”(1)
Diğer meslek ise işçiliktir. İş hayatında işçi-işveren, işçi-müdür, işçi-işçi arasında bir takım haklar vardır ki onları da şöyle özetleyebiliriz:
Öncelikle kişi Allah-u Tealanın yasakladığı işlerde rızkını aramamalı, helalinden kazanmak için çalışmalıdır. İşverenin işçisine hak ettiğinden az ücret vermesi, onun güç ve kabiliyetinden fazla iş yüklemesi, çalıştırdığı işçilerin sigortasını yaptırmaması, iş yerinde çıkabilecek kazalara karşı gerekli emniyet tedbirlerini almaması, ibadet etmek isteyen çalışanlara gerekli ibadet ortamı hazırlamaması kul hakkına giren hususlardır. Çalışanlar da aldıkları ücreti alın teri ile ödemeli ve verilen görevleri yerinde ve zamanında yapmalıdır. İşler ihmal edilip, bugün git yarın gel denmemeli; rüşvet ve adam kayırma yapılmamalı; alınacak işçi-memur işin ehli olmalıdır. Herkes devlete yükümlü olduğu vergisini vermeli, devlet ve özel sektör malları kendi şahsi işlerimizde kullanılmamalı ve israf edilmemelidir.
''Kim zerre miktarı hayır yapmış ise onun karşılığını görür. Kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa onun karşılığını görür”(2) ayeti, ahiretteki hesabın ne kadar hassas olduğu konusunda bir fikir vermektedir. Öyleyse bizler kul hakkından dolayı ahirette hesap vereceğimizi ve bu hakkı, hak sahibi bağışlamadıkça Allah'ın da bağışlamayacağını unutmayalım. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır: “Bir kimse din kardeşinin iffetine yahut malına haksız olarak dokunmuşsa, altın, gümüş bulunmayan (kıyamet) gününden evvel ondan helallik alsın. Aksi takdirde yaptığı haksızlık oranında onun iyiliklerinden alınıp hak sahibine verilir. İyiliği yoksa hak sahibinin günahlarından alınıp haksızlık edene yükletilir.”(3)
(1) Buhari, Mezalim, 13
(2) Zilzal, 7-8
(3) Buhari, Mezalim, 10
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Cenab-ı Hak Kur' an-ı Kerim' de Kıyamet Suresinin 36. ayeti kerimesinde: "İnsan kendisinin başı boş bırakılacağını mı sanır?" buyurularak insanın boş yere yaratılmadığı bildirilmektedir.
Dünyada Cenab-ı Hakk'ın yarattıkları içerisinde sorumluluk taşıyan tek varlık, hiç şüphe yok ki, insandır. Esasen insanı diğer yaratıklara göre üstün kılan temel özellik de onun, sorumluluk taşımasıdır.
Peygamber Efendimiz Hadis-j Şeriflerinde: "Hepiniz çoban ve koruyucusunuz. İşbaşındakiler de koruyucudur ve yönetimlerinde bulunanlardan sorumludur. Erkek, ailesinin çobanı, koruyucusudur. O da, ondan sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının koruyucusudur ve eli altında bulunanlardan sorumludur.
Hepiniz çobansınız ve herbiriniz (emriniz altında bulunanlardan) sorumlusunuz.” buyurarak her insanın bir sorumluluğunun bulunduğunu bildirmekte: önemlerine binaen bazılarını ve bu arada aile reisini de özel olarak zikretmektedir.
Aile reisi, ailede bulunan özellikle çocukların geçimini, eğitim ve öğretimlerini ve dinı terbiyelerini sağlamakla yükümlüdür.
Sevgili Peygamberimiz, insanın çocuklarını yetiştirmedeki çalışmasını en üstün çaba olarak değerlendirmiş ve:
"Kişinin hayıra sarfettiği paranın en efdali, çoluk çocuğuna sarfettiği para ile, Allah yolunda, kullanacağı atı için verdiği ve bir de Allah rızası için Allah yolunda arkadaşlarına verdiği paradır." buyurmuşlardır.
Görülüyor ki yüce dinimiz, geleceğin teminatı olan çocuklarla ilgili olarak aileye, hatta topluma büyük sorumluluklar yüklemiştir. Çocukların inançlı, sağlıklı manevi değerlerine bağlı; vatan ve millet sevgisiyle dopdolu olarak yetiştirilmesinde ailenin ve toplumun, rehberliğini öngörmüştür.
Mensubu olmakla daima mutluluk duyacağımız yüce dinimiz hakkında yavrularımızın sağlıklı bilgi almalarını ve dinimizin ana kitabı olan Kur'an-ı Kerim'i öğrenmelerini sağlamanın anne ve babanın önemli görevleri arasında olduğunda şüphe yoktur. Müslüman bir çocuğun dinini ve dininin kitabı olan Kur'an-ı Kerim'i öğrenmesinden daha tabii ne olabilir.
Okulların tatile girdiği bu günlerde çocuklarımızı Kur' an-ı Kerim kurslarına ve camilerimize göndermek suretiyle bu ihtiyaçlarını gidermelerine yardımcı olalım ve bu konuda bize. düşeni anne ve babalar olarak yerine getirelim. Böyle yapacak olursak, hem onlara karşı olan bu sorumluluğumuzu yerine getirmiş ve hem de onların dini bütün bir insan olarak yetişmelerini sağlamış oluruz.
Hutbemi ibn Mace'nin Enes b. Malik radıyallahu anh'tan rivayet ettiği bir Hadis-i Şerifin mealiyle bitirmek istiyorum. "Çocuklarınıza iyi muamelede bulunun ve onları güzel terbiye edin."














