Haftanın Hutbesi
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Bazı bedensel kusurları sebebiyle topluma katılmaktan çekinen ve bu yüzden çölde yaşamayı tercih eden, Zâhir isminde bir sahâbî vardı. Zâhir, Efendimiz (s.a.s)’e her gelişinde, yetiştirdiği ürünlerden hediyeler takdim ederdi. Zaman zaman pazardaki alışverişlerinde de Zâhir’e yardımcı olan Peygamberimiz kendisini çok sever ve ona sürekli iltifat ederdi.
Bir gün Zâhir, Medine pazarında çölden getirdiği ürünleri satarken, Efendimiz (s.a.s.), sessizce gelip Zâhir'in gözlerini kapattı veşakayla: “Bu köle satılıktır; almak isteyen var mı?” diye seslendi. Zâhir, boynu bükük ve hüzünlü bir edâ ile: “YâRasûlallah! Vallahi benim gibi değersiz bir köleye kuruş veren olmaz!” deyince; Peygamber Efendimiz: “Hayır! Sen, hiç de değersiz değilsin! Aksine Allah katında çok kıymetlisin!" buyurdu. Şefkatiyle herkesi kucaklayan Rahmet Peygamberi, bu tavrıyla asıl önemli olanın insanî değerlerle donanmak, her ne olursa olsun dünyada varoluşumuzun gayesini unutmamak olduğuna işaret etti.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Hac ibadeti, İslam dininin beş temel esasından biridir. Hac; ergenlik çağına gelmiş, akıllı, sağlıklı, hür ve gücü yeten her müslümanın yapması gereken bir ibadettir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde “Gücü yetenlerin Kabe’yi ziyaret etmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır”(1) buyurmaktadır. Haccın İslam dininde önemli bir yeri vardır. Hac ibadetinde diğer bütün ibadetlerin özellikleri mevcuttur. Çünkü Hac ibadeti hem bedeni hem mali bir ibadettir. Peygamberimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Günahtan ve noksanlıklardan uzak makbul bir Haccın karşılığı ancak cennettir.”(2)
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Cenâb-ı Hak, bu dünyada herkesi farklı meziyetlerle donatmıştır. O, bazılarına takdim kabiliyeti vermiştir ki, onlar ele aldıkları konuları fevkalâde bir güzellik içinde takdim ederler. Bazıları ise davranışları ile olabildiğine cazip ve çarpıcıdırlar.
Böylelerinin tavır ve davranışlarına bakanlar hemen Müslümanlığa ısınırlar. Bazıları da vardır ki, bunlar aşk u heyecanla dopdoludurlar, buna karşılık fazla takdim kabiliyetleri yoktur. Değişik konuları anlatmada zorluk çekerler.
Allah, herkese ayrı bir meziyet vermiştir ve herkes, bu meziyetini mutlaka Allah yolunda kullanmalıdır. Anlatma kabiliyeti olan, hak ve hakikati muhtaç sinelere duyurmalı, kendisinde organizasyon kabiliyeti bulunan biri, işleri en güzel şekilde tanzim ederek, bir düzen ve programla bu kervana iştirak etmeli, maddî imkânı olan da maddeten destek olmalıdır. Allah, bazı insanlara da bu hususiyetlerin hiçbirini vermemiş ama aşkla köpüren coşkun bir gönül vermiştir.
Ashab-ı kiram arasında böyleleri de vardı. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu tür kimseleri, "Şayet Allah adına yemin etse, Allah onun yeminini doğru çıkarır." ifadeleriyle anlatmaktadır. O dönemde insanlar, başları sıkıştıkları zaman Allah Resûlü'nün anlattığı bu insanların etrafında toplanır ve onların dua etmelerini isterlerdi.
İnsan, Allah tarafından kendisine bahşedilen bu meziyetleri mümkün olduğunca saklamalıdır. Zira bu tür meziyetler ne kadar saklı kalırsa, o kadar, yapılan hizmetlerin neşv ü nema bulmasına vesile olur.
Evet, insan, iddialı olmamalıdır. Meselâ kendisine güzel konuşma kabiliyeti verilen bir insan, "Şayet ben vaaz edersem, sohbet yaparsam, mutlaka bazı kimseler irşad olur." gibi düşünceleri kafasından çıkarıp atmalıdır. Kendisine verilen meziyeti başkalarına karşı tefahura vesile sayıp görünmeye çalışmamalı, "Ben olmasam belki insanlar, doğruyu daha açık seçik görür ve doğru yolu bulabilirler." duygu ve düşüncesiyle hareket etmelidir.
Hâli vakti yerinde olan ve malını Allah yolunda infak eden bir insan da şöyle demelidir: "Rabb'im bana, bir nezaretçi ve emanetçi olarak bu imkânları verdi. Ben de bunları O'nun yolunda kullanıyorum. Bana bu duyguyu lütfetmeseydi, ben nerden verecektim! O, bana hem mal, hem de verme hissini verdi ve beni bu meziyetlerle serfiraz kıldı. O'na binlerce şükür olsun."
Hâsılı insan, meziyetlerini ön plana çıkarmamalı, onlar hafâ türabı altında kalmalı ve insan âdeta toprak olmalıdır. Sa'di'nin "Toprak ol ki, gül bitiresin." sözü bu hakikati ifadede ne hoştur!
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Aile toplumun, çocuklar da ailenin teminatıdır. Aile evlilikle kurulur. Evlilik de nikâhla meşruluk kazanır. Evliliğin en önemli gayesi neslin devamını sağlamaktır. İslâm toplumunun güçlü olmasına önem veren dinimiz neslin çoğalmasını benimsemiş ve bunu teşvik etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (sav)’in: “Evlenin, çoğalın, çünkü ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar ederim”(1) buyurmasından, evlilikle hedeflenenin, iftihar edilecek neslin devamı olduğu anlaşılmaktadır. Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm’de, peygamberlerin ve salih kimselerin çocuk arzusuyla yaptığı dualara yer vererek bize de yapmamız gereken duayı öğretir. Zekeriya aleyhisselam: “Ya Rabbi, bana kendi katından temiz bir soy bahşet. Doğrusu sen duayı işitirsin”(2) diye dua ederken, Hz. İbrahim ve İsmail’in “Ey Rabbimiz, ikimizi de sana teslimiyette sabit kıl. Soyumuzdan da müslüman bir ümmet yetiştir”(3) dualarını Rabbimiz en güzel bir şekilde kabul ediyordu.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
İmanda kemale yürüyen ve Allah'la sıkı bir münasebete geçen insanın düşünce ve tavırlarında şaşmayan bir doğruluk, mütemadi bir samimiyet, sürekli bir ciddiyet ve bir uhrevîlik ahlâkı belirir.
O insanın iç fotoğrafı haline gelen bu ahlak, diyanet mülahazasıyla işlene işlene zamanla onun bütün davranışlarına akseder.. eline-ayağına, gözüne-kulağına, diline-dudağına, sesinin tonuna, vurgularına ve hatta mimiklerine bile hükmünü geçirir.. ve nihayet insanın ruhuna kendi manasının şeklini veren bu iç resim onun tavırlarında okunan manevi bir kaside hâline gelir; zaten, "Görüldüğünde Allah hatırlanır" hakikati de bu kıvamdaki bir mü'mini belirtir.
Büyük hadis âlimi Abdullah b. Mesleme -tarihte binlerce emsali bulunan- bu mü'minlerden biridir. Öyle ki, Ka'nebî diye tanınan bu büyük insan, bir topluluğa uğradığı zaman onun görünüşünde müşahede ettikleri mehabetten dolayı
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Şanlı ecdadımızın tarihi, diğer milletlere misal olacak birçok zaferlerle doludur. Tarihimizde kazanılan büyük zaferlerin birçoğu Ağustos ayı içerisinde toplanmıştır. Ağustos ayı, kökleri tarihin derinliklerine doğru uzayıp giden tarihimizin içinde şan ve şerefle dolu bir aydır. Ağustos ayı, tarihimizin dalga dalga destanlaştığı, milletlerin ve devletlerin hafızalarına ebediyen silinmez bir mührün vurulduğu şanlı zaferler ayıdır.
Anadolu tarihinde dönüm noktası olan iki büyük zafer Ağustos ayındadır. Bunların ilki İslamın Anadolu’ya girmesini de sağlayan 26 Ağustos 1071 deki Malazgirt Zaferidir. İkincisi ise 26 Ağustos günü başlayıp 30 Ağustos 1922 günü kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile taçlanan Büyük Taarruzdur. Dün Malazgirt’te Mehmetçik kükremiş aslanlar gibi zafere doğru nasıl koştu ise 30 Ağustos günü Dumlupınar’da Başkomutanlık Meydan Muharebesinde de ecdadımız öyle zafere koşmuştur. Vatanımızı ele geçirmek için çalışanlar Kahraman Mehmetçiğimiz tarafından kuşatılmış, en ağır darbe onlara vurulmuştur.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Rabbimiz bizlere sayısız nimetler vermiştir. Bu nimetler arasında öyleleri vardır ki, dünya nimetleri ve güzellikleri çok basit kalmaktadır. Öncelikle bizi var etmiş, sonra hayat sahibi yapmış, canlılar arasında varlıkların en şereflisi olan insan etmiştir. Verdiği bu nimetleri İslam nimeti ile tamamlamıştır. Bütün bu nimetler büyük ve kapsamlı bir şükür istemektedir. Aksi halde sahip olduğumuz nimetlerden hesap vermemiz zor olacak ve bu nimetler elimizden çıkıp gidecektir. ”Kıyamet gününde size verilen nimetlerden hesaba çekileceksiniz”(1) buyuran Rabbimiz bir başka ayette ise: “Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!”(2) buyurmuştur.














