Haftanın Hutbesi
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Bir insanın, ahiret hesabına korkması ve kendi akıbetinden endişe etmesi çok önemlidir.
Çünkü bu endişe, onu Allah'a yönelmeye ve günahlara karşı tavır almaya sevk eder; gelecekte tehlikeli hallere maruz kalmaması için, teyakkuza geçmesini ve uyanık olmasını sağlar. Akıbetinden endişe etmeyen gafillerin halini, Kur'an-ı Kerim şöyle anlatır: "Binasını, Allah'a karşı gelmekten sakınma ve O'nun rızasını kazanma temelleri üzerine kuran kimse mi hayırlıdır; yoksa yapısını, yıkılmak üzere olan bir uçurumun kenarına kurarak onunla beraber Cehennem'e yuvarlanan mı? Allah zalimler gürûhuna hidâyet etmez, onları umduklarına eriştirmez." (Tevbe, 9/109) Bu âyette geçen "cüruf" kelimesi, her an yıkılmaya hazır bir yar demektir. İşte ameline güvenen ve akıbetinden endişe etmeyen insanların imanı -şayet varsa- tıpkı sel sularının dere kenarında biriktirdiği toprak üzerine yapılan ev gibidir ve onun yıkılması an meselesidir.
Hak dostları "hayatta iken havf kapısını ardına kadar açık bırakmak ve ölüm zamanı da recâya yapışmak" gerektiğini söylerler. Mü'minler, Allah'tan, Kıyamet gününün dehşetinden, Cehennem azabından ömür boyu korkmalıdırlar. Fakat bu korku onları pasifliğe, hareketsizliğe, ümitsizlik ve karamsarlığa itmemelidir. Aksine onları, korkunun sebeplerini ortadan kaldıracak tutum ve davranışlara yöneltmelidir.
Aslında Kur'ân-ı Kerîm, gönüllerimize bütün bir hayat boyu âkıbet-endiş olma duygusunu aşılar ve ayaklarımızı her zaman yere sağlam basmamızı hatırlatır. Cenâb-ı Hak, bizim için çok defa havfı bir kamçı olarak kullanır. Nasıl, annesi tarafından azarlanan çocuk yine onun şefkatli kucağına koşuyorsa; korku ve endişeler de bizi İlâhî rahmetin enginliklerine yöneltir ve Allah'a sığınma duygularımızı tetikler. Ayrıca, sadece Cenâb-ı Hak'tan korkup yalnızca ahiretinden endişe eden bir vicdan, başkalarından korkma ve dünyevî endişelerle titreme belasından da kurtulmuş olur. "Eğer gerçek mü'minler iseniz, onlardan korkmayın, Benden korkun!" (Âl-i İmrân, 3/175) mealindeki ayet-i kerime de, insan mahiyetindeki korku hissinin sağa-sola dağıtılmamasını ve dağınıklığa düşülmemesini vurgular.
Dahası, korku ve ahiret endişesinin derecesi imanın derecesini de gösterir. Hakiki mü'minler hayır ve hasenât adına koşar durur, daima salih amellerde bulunurlar ama amellerinin kabul olup olmadığı hususunda da sürekli endişe yaşar; yapıp ettiklerine asla güvenmezler. Şu kadar var ki, bu endişe onları ye'se atmaz, bilakis, daha çok gayret göstermeye, hayır ardında daha fazla koşturmaya sevk eder.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
İsrailoğulları başlangıçta işi zenginlik ve kavmiyetçilik noktasından ele almış ve Tâlût'un hükümdarlığını tasvip etmemişlerdi. Peygamberleri onlara seçimin Allah Teâlâ tarafından yapıldığını ima etmiş, Tâlût'un Hak indindeki yerine dikkat çekmiş ve devamla şöyle demişti: "Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabb'inizden bir sekîne ile Mûsâ ve Harun'un manevî mirasından bir bakiyye bulunan ve meleklerce taşınan bir sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye niyetli iseniz bunda, elbette sizin için delil vardır." İşte, İsrailoğulları ancak o zaman Tâlût'un hükümranlığına razı olmuşlardı.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Şanlı ecdadımızın, adını tarihe can ve kanlarıyla yazdırdıkları Çanakkale Zaferinin 97. yıl dönümünü kutlamaktan gurur duyuyoruz. Çanakkale, milletimizin varlığını sürdürmesi, ayakta kalabilmesi ve ay yıldızlı bayrağının gökyüzünde özgürce dalgalanması için, vatanı, milleti ve dini uğruna, canını ve kanını son damlasına, kadar feda etmekten çekinmeyeceğini, bütün dünyaya gösterdiği büyük bir destandır.
Çanakkale; Düşmana doğru attığı her adımın kendini cennete götürdüğüne inanan yiğitlerin, Allah’a ve ahiret gününe imanla şahlanan kahramanların, hücum emri geciktiğinde huysuzlanan aslanların yazdığı destandır.
Çanakkale; maddeyi unutan, maneviyatla kanatlanan, duayla kuvvetlenen, melekleşmiş şehitlerin destanıdır.
Çanakkale; kendi yarasını ciddiye almayıp, yaralı düşman askerini tedaviye koşan, esire misafir muamelesi yapan, savaşta bile insan kalabilen, gerçek medeniyetin ne olduğunu öğreten, kendini tüm dünyaya hayran bırakanların destanıdır.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Her milletin tarihinde ilmi, irfanı, ahlakı, sanatı ve kişiliğiyle o millete yön vermiş kimseler vardır. Milli Marşımızı yazan şairimiz Mehmet Akif Ersoy’da, bu milletin yetiştirdiği çok kıymetli bir şair, vatansever bir cemiyet insanıdır. İstiklal marşımızın sözlerini yazan Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Milli mücadele hareketine bizzat katılarak, milli mücadele için halkı bilinçlendirmiş ve yurdun birçok yerinde verdiği vaaz ve konferanslarla halkı milli mücadele konusunda aktif olmaya teşvik etmiştir. Türk halkının Kurtuluş Savaşında vermiş olduğu kahramanca mücadele, milletimizin hürriyete olan düşkünlüğü, kahramanlığı ve millet olarak yaşadığı sevinç, milli şairimizin kaleminde destanlaşarak, dizelere dökülmüştür.
Kanlarının rengiyle bayrağımızı süsleyen, bu güzel vatanı canları pahasına bizlere emanet eden ve Allah’ın övgüsüne mazhar olan şehitlerimiz ve gazilerimizin özverili fedakârlıkları ve çabaları sonucunda İstiklal marşımız oluşmuştur. 12 Mart 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde milli marş olarak kabul edilen İstiklal marşının her bir kıtasında gelecek nesiller için ayrı ayrı mesajlar yer almaktadır:
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Her insanın en büyük arzusu her zaman mutlu olmak, barış ve güven içinde yaşamaktır. Bunun gerçekleşmesi ise, kişinin Allah'a ve yaratılanlara karşı görevlerini sorumluluk bilinci içinde yapmasına bağlıdır. Kuran-ı Kerim'de Yüce Allah muhtelif ayetlerde bu sorumluluğu dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Yaptıklarınızdan mutlaka sorguya çekileceksiniz”(1), “Sizi boş yere yarattığımızı ve gerçekten sizleri huzurumuza geri getirmeyeceğimizi mi sandınız”(2), “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır.”(3)
Bizler sadece insan olarak değil, İslam gibi aziz bir dinin mensupları olarak da sorumluyuz. Dinimiz her alanda bilinçli bir şahsiyet olarak hareket etmemizi bizlerden istemektedir. Sıradan bir hayat değil, anlamlı ve kaliteli bir yaşam sürdürmemiz ideal olan bir beklentidir. Fertler olarak üzerimize düşen görevleri en iyi şekilde yerine getirme gayretimiz, ibadet olarak değerlendirileceği gibi, niyetlerimiz de en basit davranışlarımıza bile ibadet sevabı kazandırabilir.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
İnsanoğlunun en çok ihtiyaç hissettiği şey huzur ve güvendir. “İslam” kelimesinde de bu vardır. Oysa son zamanlarda toplumumuzda şiddetin yaygınlaştığını görüyor ve buna hepimiz üzülüyoruz. Öfke doğal bir duygudur. Yaratılışımızda var olan bu duygunun tamamen yok edilmesi mümkün değildir. Ama mutlaka kontrol edilmesi gerekir. İslam terbiyesini taşıyan bir insan, öfkesine sabretmeyi öğrenmesi gerekir. Peygamber efendimiz (sav): “En kuvvetli pehlivan öfkesini yenendir”(1) buyurmuşlardır. Yumuşak huylu, hoşgörülü, affedici, özür dilemeyi bilen insanlar dünyada ve ahirette kurtulanlardan olacaktır.
Aile çatışmalarının çoğu öfkenin sonucudur. Öfke öyle bir ateştir ki; ne eşler arasında ne evlad ile ana-baba arasında ne akrabalar arasında ve ne de komşular arasında huzur bırakır. Hızla yayılan bir yangın gibi bütün ilişkileri koparır insanlar arasında bir gerginlik oluşturur ve telafisi güç zararlar açar. Atalarımız “Öfkeyle kalkan zararla oturur” diye boşuna söylememişlerdir.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Şükür, bizleri şerefli ve mükemmel bir varlık olarak yaratan, çeşitli kuvvet ve kabiliyetlerle donatan, varlık aleminin sayısız nimetlerini önümüze seren Rabbimize tazimde bulunmak ve nimetlerine karşı şükran borcumuzu yerine getirmektir. Yaratanımıza karşı yaptığımız şükrün sonucunda dünya mutluluğunu elde etmenin yanında Ahiret mutluluğu da söz konusudur. Nitekim hutbemize başlarken okuduğum ayet-i kerime’de Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır. “Andolsun, şükrederseniz elbette size olan nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”(1)
Biraz düşündüğümüz zaman anlamaktayız ki, Cenab-ı Allah’ın bize vermiş olduğu maddi ve manevi birçok nimeti var. Bütün nimetler ise, bir şükür ister. İşte bu nimetlere sadece dille şükür yeterli değildir. Bize verilen malın şükrünü zekat ve sadaka vermekle yerine getirebiliriz. Gözümüzün, kulağımızın, bedenimizin şükrü bize verilenleri Allah’ın istediği doğrultuda kullanmaktır. Öğrendiklerimizi başkalarına aktarmak ilmin şükrüdür. Yaşadığımız hayatın şükrü ise Yaratanımızın emirlerine ve yasaklarına uygun bir hayat sürmektir. Rahman suresinde Yüce Rabbimiz bilere verdiği bazı nimetleri hatırlatıp otuz bir yerde “O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz”(2) diyerek, biz kullarını nimetleri hususunda uyarmaktadır.
Bizlere verilen sayısız nimetlerin önemini onlardan mahrum kaldıktan sonra daha iyi anlıyoruz. Bir gözün, bir kulağın, bedenimizdeki herhangi bir organın, bazen eksikliğini hissettiğimiz bir damla suyun, bir parça ekmeğin ve her bir nefesin şükrünü elbette yerine getirmeliyiz. Buna rağmen Allah’ın verdiği nimetlerin bedelini tam olarak ödemeye kimsenin gücü yetmez. Hal böyleyken şükretmemek ise nankörlüğün en büyüğü değil midir? Bize en küçük iyilik yapana teşekkür ediyorken, bizlere verilen bunca nimet için Allah’a şükürle mukabele etmek boynumuzun borcu değil midir?
Şükrün ölçüsü kanaat etmek, bulunduğu hale rıza göstermektir. Şükürsüzlüğün ölçüsü ise hırstır, israftır, hürmetsizlik ve Allah’a isyandır. Bizi varlıklar içerisinde en şerefli yaratan, yaratılışımızı güzelleştiren, bize düşünebileceğimiz aklı, idrak edeceğimiz gönlü veren, nimetlerin en büyüğü iman ile bizi şereflendiren ve bizleri Sevgili Peygamberimize ümmet yapan Rabbimize sonsuz şükürler ediyor, verdiği bütün bu nimetleri tamamlamasını O’ndan niyaz ediyorum.
(1) İbrahim, 7
(2) Rahman,13














