İpoteksiz
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Yüksel Önaçan
Ne kurbanlıkların boynuzlarına elma, portakal takıldı ne de krepon kâğıtlarıyla süslendi. Adeta çalınmış gibi karga-tulumba edilip otomobillerin bagajına sokuşturulup kaçırıldı.Hiçbir çocuk, ayakkabılarını koynuna alıp yatağa girmedi.
Hiçbir çocuk, başucuna astığı yeni bayramlık urbasının hayaliyle sabahın olmasını iple çekmedi.
Yaşlı kadınların dışında kimse bayram temizliği yapmadı, baklava açmadı. Gerek yoktu ki; kurbana verecekleri paranın üzerine üç-dört daha katıp tatile gideceklerdi zaten.
Kurban kesilecek hayvanlar çocuklardan kaçırıldı. Çünkü modern medya, 'hayvanların çocukların gözleri önünde boğazlandığını ve bunun bir vahşet olduğunu' yazıyor, söylüyordu. Zaten çoğu, 'kurban' sözcüğünün gerikafalı beyinlerde ve dillerde olduğu iddiasında bulunuyordu.
Çocuklar, bayram heyecanıyla uyanmadılar. Uykusunu alanlar da ana-babasının hâlâ uyuyor olduğunu gördüler, bilgisayarının başına oturup, savaş oyunu oynadılar. Bilgisayarı olmayanlar da bayram harçlıklarını alır-almaz i-net salonlarına koştular.
Sokağın yoksul aile çocuklarının çaldıkları kapılar açılmadı.
Bayram eğlencelerinin şekli değişti; polise molotof kokteyli atıldı, karşılığında gaz bombasıyla cevap verildi.
Bir toplumu birbirine bağlayan en önemli unsurlardan birisinin din birliği olmadığı, onun yerini siyasi hırsların aldığı görüldü.
Hiç üzerlerine vazife değilken Ergenekon Davası'nda yargılananların avukatlığını yapan siyasi liderler, medya mensupları, blog yazarları sustu, çoğu yazılarını geri çektiler; 'kuyuya taş atanın bir deli olmadığını' anladılar.
Bölgesel birlik adına ülke birliğini ekşimiş hamura döndürenler insan haklarından bahsettikçe atasından kalma evde oturan Kara Fatma buna sinir olup, oğlundan alıyor hırsını:
"- Yaşı yere gelmeyesice oğlum, bu kurbanlığı kime kestirecem ben şimdi?! Yuları verdin garayağlı gelinin eline, nereye çekerse oraya gediyon! Kemçik anasının evindeyken deniz mi biliyodu, otel mi? Anası acından ölüyo, ona yansın şu bayram günü denize gedeceğine! Aklınız böyle olduğuna başınızı sokacak bi ev alamadınız, kirada oturuyonuz! İki dene maaşınan bu yaşınıza gadar bi gecegondu bile alamadınız! Babana gahrından nüzül enecek nerdeyse! Bayram namazından gelip pencerenin önüne oturdu, gözünü yola dikti. Ölün arınızdan ölün! O yağlı, uluk, duluğu bitli, şemiği kirliden sana garı olmaz! O sülâleden kim amarat garı olmuş da o olsun! O sülâle tavada bişirip, gapağında yiten sülâle! Aklın varsa boşarsın. Yoksa sürüm sürüm süründürür o ganı yere cığıl cığıl akasıca!"
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Yüksel Önaçan
Bilmem bileniniz var mı, Dursun'un ikinci karısı Duriye, Sinoplu.Duriye, "-Kurbanı anamın evinde keseceğiz," diye tutturunca Dursun, Fadime'yle bu sıralar arası açık, bu yüzden de morali bozuk olan Temel'i de alıp Sinop'a gelmişler.
İkisini Yalı Cafe'de gördüm. Almanya'dan tanışıklığımız var; sırlarını da benden saklamazlar.
Temel suskun ama Dursun Fadime'yle Temel'in aralarının neden bozuk olduğunu anlattı.
Baktım, Temel'in gözyaşları elindeki yarım çay bardağını dolduruyor. Orada az daha otursak Temel hıçkırıklara boğulacak.
"- Kalkın sizi şova götüreyim," dedim.
Sıkılmaz Erboğan'ın bayram öncesi son şovu.
Basın mensuplarına ayrılan yere oturduk. Temel'in gözü ayakkabılarının ucundan başka bir yere bakmıyor; Dursun, dirseğiyle beni dürtüp, onun zavallı, çaresiz durumunu gösteriyor.
On dakika sonra Erboğan sahneye çıktı.
Seyircileri şööyle bi süzdükten sonra sağ elinin parmaklarını şıklattı.
Bekledi; bir daha, bekledi bir daha...
Dedi:
"- Ben parmağımı niye şıklatıyorum biliyor musunuz?!"
Kimsede çıt yok.
O, devam etti:
"- Afrika açlık çekiyor! Ben parmağımı her şıklattığımda oralarda bir çocuk ölüyor!"
Sağımda oturmakta olan Temel, birden fırladı ve de bağırıyor:
"- .......mına goduğumun çocuğu, o zaman sende şıklatma!"
Görevliler zor tuttu Temel'i.
"- Yüksel Bey, lütfen götürünüz bu arkadaşınızı; sarhoş sanırım," dedi görevlinin birisi.
Ve seyircilerin alkışları arasında şovu terkettik.
"-Bayramda küslük olmaz," deyip, Temel'i ikna ettim. Az sonra Fadime'ye gitmek için yola çıkacağız.
Siz siz olun parmağınızı şıklatmayın; Temel'in kulağına gidebilir haa!..
Bayramınız kutlu, her saniyeniz sağlıklı ve mutlu olsun...
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Yüksel Önaçan
Millet olarak çok şaşırtıcı özelliklerimiz var. Mezarlık olarak tahsis edilen arazilerin, ilk mezarı açılmadan bile, köyde olsun, kentte olsun, ihatası hemencecik yapılıverir. Ama okullar yıllar boyu bahçe duvarı çekilmeden durur. Çocuklara gelebilecek zararın kalkanı öğretmenlerdir. Cesetlere, hem de gömmekle güvence altına aldığımız cesetlere gelebilecek zarar, çocuklarımıza gelebilecek zararlardan daha fazladır.(?)
Yok, mesele zarar gelme meselesi değil, saygı-sevgi meselesi ise, canlılara niçin öncelik tanımayız?
***
Bir arkadaşım:
“-Yahu, kimsesiz, yaşlı bir komşu kadın vardı. Bulaşık yıkarken ölüvermiş. Öyle acıdık ki...” dedi ve ilave etti:
“-Ne yer, ne içer, nasıl ısınırdı anlayamazdık...”
Ve bütün mahalle: “Bir yaşlı, kimsesiz kadın ölmüş, “haberini duyar duymaz, tanıyan tanımayan, cenazesini kaldırmak için bir araya gelmişler ve kaldırmışlar.
Neden diriyken sahip çıkılmamışta, ölünce sahip çıkılmış?...
***
Bacağı dörtleyince baba ocağını terkeder gideriz. (Zaten evlenmezden önce eşimiz tarafından bu şart koşulmuştur.) Eşimizle anlaşma sağlayabilmişsek, bayramdan bayrama, ele-güne ayıp olmasın düşüncesiyle şöyle bir yoklarız... Nasıl bir bahane uydurup kalkabilmek için eşimizle sık sık gözgöze geliriz. Ya anamız, ya da babamız sıkıntımızı anlar ve hafif iğneli bir espriyle yol verir. Yüzümüz kızarmadan, sevinçle soluğu kapıda alırız...
Birinden biri hastalanırsa, topu, bir mazeret uydurarak, kardeşlerimiz varsa kardeşlerimize, yoksa hasta olmayan diğerine atarız...
Zavallı ihtiyarlar, birbirinin çürük kollarına dayanarak, gençlerimizin bile tahammül edemediği, o tedavi sergüzeştine ser-geşte olacaklarını bile bile dalarlar...
Ölürlerseee...
Kendimiz ölüm yatağında olsak bile, uçakla koşarız.
Hepimizden, taa derinden gelen ahlar-vahlar çıkar ki, 21.30 Kurtalan treninin sirenini bile bastırırız...
Moruklar artık öbür dünyaya göç etmişlerdir ya; sorumluluğumuz kalmamıştır; rahatlamıştırız. Onlardan kıskandığımız bir dilim ekmeğin sayısını arttırıp, yağla-balla, taze kuzu etiyle birlikte eşe-dosta günlerce ziyafet çekeriz. Esirgediğimiz kömür parasının yanına bir hayli daha kadar, din adamlarımıza yemin parası, ıskat parası, hatim parası olarak kürürüz... Meseleyi bir an önce miras meselesine getirebilmek için, arkası arkasına mevlütler okutturuz. (Bu arada: “Vay ilmini para ile satanlara,” ayetini, yarası olup gocunanlara hatırlatırım...)
Ya o moruklar, dişinden tırnağından arttırıp, yüklüce bir miras bırakmışsa...
Sağlıklarında akan çatıları umurumuzda bile değilken, şimdi milyonlarca lira verip, mermerden mezar yaptırırız...
***
Ah!... Ölülerimize sahip çıktığımız kadar dirilerimize de sahip çıkabilsek...
O zaman güneş daha parlak doğacak; güller daha kırmızı açacak; tencerelerden tabaklara alınan yemekler daha bir lezzetli olacaktır.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Yüksel Önaçan
Asırladır içimizden birisinden bahsederken huyundan, ahlâkından, alışkanlıklarından, prensiplerinden söze ederiz de, programlı yaşayıp yaşamadığından söz etmeyiz. Demek ki içimizden bir tane bile kendi yaşayışına yön vererek yaşayan çıkmamıştır.İzmir de kolej öğretmeni bir Amerikalı çiftin misafiri olmuştum yıllar önce. Evlerine adım atar atmaz önüme bir haftalık bir program sürdüler. Her günün saat saat, dakika dakika yaşama dilimi vardı. O programlı hayata (ki; gezmekten başka bir şey yaptığımız da yoktu,) iki gün dayanabildim ve özür dileyerek ayrıldım.
Biz, toplumumuzu ve kendimizi bizden büyüklerin sohbet toplantılarını dinleye dinleyerek tanıdık. Eskiden bu imkân pek çoktu.
Bir babanın veya annenin şimdi bile çocuklarına söyleyemediği pek çok şeyi, o kendi aralarında yaptıkları muhabbetlerden kaptık.
Öğretmenliğimin o ilk yıllarında ki köy odaları sohbetlerinin doyumsuzluğu ve özlemi var hâlâ.
Ne var ki APTAL KUTULARI evlerimizi işgal edeli beri, atalarımızın yaptığı o muhabbetleri bizler yapamaz, onlardan aldıklarımızı çocuklarımıza değil, birbirimize bile satamaz olduk. Ve eriyen zamanımızın yanısıra pekçok değerlerimiz de yok olup gitmekte.
Konuşmayan dil, üretmeyen beyin, gerçek işlevlerini yapmayan vücutlar taşır olduk.
Sevinilecek tek yan, bu şekilde bir ömür tüketiyor olmamızdan çoğunluğumuzun memnun olmayışı ve bir arayış içinde bulunuşumuz.
“Güne doyabilme, yaşadığımızı hissedebilme arayışı.”
Belirli günler ve geceleri değerlendirilebilir eskilerin yaptığı gibi. Bu bir nostalji olarak düşünülmemeli; günümüzde insanları bir araya toplama vesilesi olarak görülmelidir.
Yöneten durumda olanlar önce kendi birimlerinde bu amaca yönelik çalışmalar yapmalıdır. Kulüp, yuva, dayanışma derneği, …Sevenler Derneği, vb. adı altında fikir üreten, ürettiklerini topluma yansıtan sohbethaneler açılmalıdır. Ya da avcıların, güvercin sevenlerin spor kulüplerinin çatısı altında toplanmalıdır.
Sözde kıraathanelerde, cafelerdeki geçen zamanı, Avrupalı kafasıyla değerlendirmeye kalksak, bunca boşa giden zamanı yönlendirmek için sorumluluk almaktan kaçınan yöneticilerin bu tutumunu protesto etmek için pek çoğumuz vilayet meydanında harakiri yapmaya kalkar.
Bu konuda sorumluluk duyan aydınlarımız, bu toplumu lâyık olduğu seviyeye çıkarmak için, emekletmeden yürütmeğe, hatta koşturmaya çalışmaktadır.
Vatandaşımızın şimdiki kıraathane ruhundan kurtarılmasına bağlıdır. Zaten ONSEKİZ YAŞINDAN KÜÇÜKLER GİREMEZ tabelasının asılı olduğu yerler, kendi değerini kendisi belirlemektedir. Toplumumuz bunun ne olduğunu anlamayacak kadar bön değildir. Sadece çaresizliğinden öyle yerlere takılmaktadırlar fikir ve düşüncelerini gıdıklayan bir insan topluluğunun bulunduğu yeri ıstaka üzerine fayans döşemeye tercih edecektir.
Yeter ki birilerimiz bir araya gelip bu fikir-düşünce-sanat üreten çatıların temelini atsın.
Göreceksiniz o çatıların altında oluşturulan sohbet gazeteleri, bu toplumu iyi yönde eğitme işlevini, hem radyodan hem televizyondan hem de tüm basınımızdan daha iyi yapacaktır.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Yüksel Önaçan
"—Onyedi, beş, dokuzyüzaltmışbirde Sirkeci'den trene bindiğimde, diye hayat hikâyesini anlatmaya başladığında 'Bay Kermes', oturmakta olduğumuz kiraladığı bahçeden güneş birdenbire yerini bulutlara bıraktı. Ben Her Kermes'in hikâyesini, Bremen'deki önüne gelene birkaç anlatmış olduğuna ve güneşin de bu yüzden sıkılıp kaçmış olabileceğine yorumladım. Ben, henüz dün gelmiştim ve hikâyesinin bu bölümünü güneşin saklandığında üçüncü kez dinlemiştim."—O gece köy kahvesinin dağılma saatini düşünemedik ikimiz de Hacer'le," diye başlamış ve her seferinde aynı ses tonuyla devam etmişti: "Samanlığın arkasındaydık. Birden bir el feneri üzerimize yapıştı. O evlerine kaçtı, ben tarlaya."
Her Kermes, hikâyesini roman yapmam için davet etmişti. Ne var ki hayatı o gece başlıyor, ertesi gün olay köyde duyulup, çevre köylere de 'dümbür-düdük' olduklarından, Hacer'in intiharıyla bitiyordu. Bremen'de kaldığım bir hafta süresince hayatının sadece bu bölümüyle, çok çalışıp, burada birkaç ev satın aldığı ve Anadolu'nun ortasındaki o köyüne bir ikinci camii yaptırdığıydı. Hiç evlenmemişti ve yalnız yaşıyordu.
Hayatını yazdırmaktan çok beni arkadaş olmam için davet etmiş olmalıydı. Yıllar önce gezdiğim Bremen'i tekrar bir geziyorduk. Bremen Mızıkacıları'yla beni fotoğraflamasını söyledim. Çektiği ilk karede
Omzumdan yukarısı yoktu. Yüzümü niçin çekmediğini sorduğumda, "O zaman ayakkabıların çıkmıyor ki," dedi.
Her Kermes'i çözdüm. Önceki gün bilet buldum ve şimdi Galatasaray'da Café Bonjour'dayım.
Haberleri okuyorum.
—Güzellik Salonuna Fuhuş Operasyonu.
—Para İçin Seviştim.
—Pop star Mehtap, Nasıl Ünlü Oldu.
—12 Yaşındaki M.C. 17 yaşındaki erkek arkadaşı ile otostop yaparken bulundu. Diğer kızın nerede olduğunu bilmediğini söyledi.
—Yatır Beni, Tırmala Beni.(Ünlü bir sanatçımız, bir belediye başkanına böyle demiş herkesin içinde)
—Ünlü Mankenin E. Hakkında 20 Bin Tl Karşılığında F. ile Birlikte Olduğu İddiaları Üzerine Haberleri Kınayan Jet Bir Açıklama Yaptı.
—Mankenler Âleminde Panik.
Ve bir reklâm:
—Bayanları etkileyen erkek parfümü.
Yıllar önce gece karanlığında sevdiği delikanlıyla başka türlü konuşma şansı olmayan, yarınlarını kurmaya çalışan bir genç kızın intiharı, (Bireyin toplumdaki yeri)
Şimdi, toplum ortasında, "Yatır beni, tırmala beni," diyaloğu.
Pespembe olmuş yurdum.
Kahvem soğumuş…
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Yüksel Önaçan
Türkiye'ye tatile gelip de belini inciten beni bulur nedense.
"-Ağabey," dedi Şükrü, "bel fıtığı oldum burada. Çocukları uçakla göndereceğim, kendim arabayla gideceğim mecburen. Belçika'ya gitmeyi düşünüyorsan,…"
Brüksel'deki bir dernekten orada üniversiteli öğrencilere iki konuda konferans vermem için zaten davet de almıştım. Sovyetler yeni dağılmıştı; güzergahtaki ülkeleri görmek istiyordum.
"-Romanya üzerinden gidersek olur," dedim. Çaresiz, kabul etti.
Gurbetçilerin çoğu Bulgaristan'da yaşadıkları garipliklerden bıktığından uçakla geliyorlar, Türkiye'de satın aldıkları otomobilleriyle tatillerini yapıp, sonra garajlarına kilitleyip, ya da satıp, uçakla geri dönüyorlar daha.
Bulgaristan'a girişte yeşil pasaportumun onlar için özelliği olmadığını, 25 DM transit vize, 5 DM toprak bastı, 5 DM çöp vergisi vermem gerektiğini söylüyor gümrük kapısındaki görevli yılışık kız. Pasaportumun ayrıcalığı, bagajımızın boşaltılmamasını sağlıyor.
Kuzeye yöneliyorum. Yol, bomboş. Otoban ve 130 km. hızım var. Bom boş yolda kilometrelerce sonra sağdaki polis arabasını görüyoruz. Ziftlenen iki polis durduruyor.
"-Kırk Mark komşu," diyor, birisi. Yol arkadaşım devreye giriyor. O, bu yollarda daha tecrübeli.
"-Hifti hifti(Yarı yarıya)."
20 DM verip, devam ediyoruz. Makbuz falan istesek dokuz dereden su getirtecekler; ben de biliyorum.
Tüm trafik işaret levhaları Kiril Alfabesi. O zamanlar henüz navigasyon sadece Amerika'da var.
Romanya'da duvarına Türk Bayrağı resmedilmiş bir yere giriyoruz. Çorbacı. Türk TIR şoförleri karşılaştıkları zorlukları anlatıyorlar.
Romanya'dan feribotla Tuna'yı geçip, Macaristan'a gireceğiz. Tuvalete giren İngiliz turist kızlar çığlık atarak kaçışıyor. Bakıyoruz, her taraf göl.
Romanya gümrük çıkışı karşıda. Tüm otomobillerin bagajları boşalttırılmış. Pasaportumun garipliği derdine düşüp, bizimkini boşalttırmadılar. Benimki gibi pasaport görmemişler; müdürü çağırıyorlar. Müdür de görmemiş, iyi sigara soruyor. İki paket 2000 veriyorum.
Benzin deposunu doldurduktan sonra Macar gümrüğüne giriyoruz. Yine tüm bagajlar boşaltılmış, saatlerce bekledikleri belli. Pasaportum için bir yere telefon ediyorlar. Bagajımızı boşaltmıyorlar ama depodaki benzinin ne kadar olduğunu soruyorlar. Diğer otomobillerin depolarını ölçüp, vergi alıyorlar. "Tarant litr(otuz litre)" diyor, arkadaşım. Vergiyi ödüyor, yemyeşil Macar topraklarına giriyoruz.
Ormanlık bir alandan geçerken iç çamaşırlarıyla iki kız yolumuzu kesiyor. Duruyoum.
"-Normal zehn Mark, saksafon zwenzig(normal on mark, saksofon yirmi,)" diyor birisi Almanca. Yorgun olduğumuzu söyleyip, yola devam ediyorum.
O yönden gidecek gurbetçilerime uyarımdır.
Ve navigasyonsuz zorluk çekersiniz.
Hayırlı yolculuklar.
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Yüksel Önaçan
Türkler'in karayolu ile Bulgaristan'a her giriş-çıkışlarında pek çok vatandaşımız kâbuslar yaşamıştır.
Komünizm dönemlerinde Almanya'dan iznimi geçirmek için ilk yurduma gelişimde, önümde 30 km. hızla seyreden Bulgaristan plakalı otomobili solladığımda tepedeki polisler tarafından durduruldum.
"-Komşu evraklar…"
Görev pasaportumu görünce aralarında Bulgarca konuşup, sonra:
"-Arabayı solladın."
"-Geçme yasağı yok ki."
Diğeri elindeki o zaman taşıdığımız siyah küçük defter şeklindeki ehliyetimi göstererek;
"-Bu Türk ehliyeti. Araban Alman arabası ve Almanya'dan geliyorsun. Alman ehliyeti olmalı. Gidip, Alman ehliyeti alıp, geleceksin."
Sonuçta 20 Yugoslav Dinarı ve 10 DM. problemin çözümüne yetiyor.
Öğrendim ki sonradan, o 30 km. hızla seyreden aracı kendileri trafiğe sürüyorlar.
İzin dönüşü yine soyguncular ülkesinde bir park yerinde dinlenmek için duruyoruz. Hepimizin otomobili Almanya plakalı. Hepimiz de Türküz.
Bulgar plakalı bir otomobil geliyor. Bagajını açıyor. Teker gibi kaşarlar. Dört kg. en az her biri. Almanya'da kaşar o zaman en az 8 DM.
"-Komşu 10 DM."
Birkaç vatandaşım alıyor ve gülümseyerek bagajlarına atıyorlar.
Yolda yine sağa çektirilmiş, Almanya plakalı, bir tarafında mutlaka Türkçe, "Ömür Biter, Yol Bitmez" veya "Acele eden ecele gider" gibi cümleler yazılı otomobiller, minibüsler.
Çıkış gümrüğüne varıyoruz. Sağ tarafta açık bagajlar ve üst üste yığılmış kaşarlar.
Sonradan öğreniyoruz ki aynı kaşarlar, aynı park yerlerinde defalarca satılıyor.
Almanya'ya döndüğümüzde herkes Bulgar maceralarını(!) anlatıyor:
"-On beş, on altısında bir kız yaklaştı. Camı indirdim. Yavaşladım. Kız diyor:' Abi, ben de Türküm. Çorap, jiklet, çikolata var mı?' Sustum.. Kız sağ tarafa geçip, kapıyı açıp bindi arabaya. 'İleride orman var. 20 Mark verirsen seninle yatarım.' demesin mi..Beş kilometre gitmeden orman başladı ve girdim içine. Bagajdan Türkiye'dekilere aldığım hediyeler içinden bir kadın çorabı arıyorum. Çorabı bulup, bagaj kapağını kapattığımda bir polis arabası arabamın önünde; bir polis de eli belinde bana gülmüyor mu..Beni polis arabasına aldılar. Gülen polis de benim arabayla peşimden geliyor. Doğru karakola. Sabahı ettirdiler. 200 Mark verdim de kurtuldum."
Olur böyle vakalar, Bulgar polisi bir şey bulur, yakalar.
Dönecek olan gurbetçilerimize ders olsun.














