Sapına Kadar “Evet”Çiyim
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Bana soruyorlar: “Evetçi misin, hayırcı mı?” Aslında yazılarım rengimin ne olduğunu gösteriyor. Ama ne olursa olsun, düşündüğümüzü somut bir biçimde sergilememiz gerekir. Evet ben sapına kadar “evet”çiyim! Neden?
Bir defa militarizmin sona erme ve askerlerin kışlasına dönme süreci hızlanıyor. Buna ben çok seviniyorum. Çünkü bu memleket ne çektiyse darbelerden çekmiştir. Darbeciler yalnızca darbe yapmakla kalmadılar, her iktidarı ele geçirdiklerinde rejimi biraz daha kontrolleri altına aldılar. Bu durum giderek ülkemizde sivilleşmeyi engelledi. Merkez sağ partilerin yok olmasını, sol bir partinin de serpilip gelişmesini engellediler. Böylelikle demokrasilerin gereği olan sağ iktidarların karşısında gerçek bir sol muhalefetin oluşmasını önlediler.
Ordunun ülkemizde ayrı bir yeri vardır. Askerliğe saygıya, askere saygıya diyeceğimiz yok. Fakat askerlerin ayrıcalıklı bir sınıf olmalarına da saygı duymak zorunda değiliz. En yüksek maaşı onlar alır. En güzel lojmanlarda onlar oturur. Kıyılarda, en güzel dinlenme tesislerinde onlar tatil yapar. En güzel ordu evlerinde onlar yer-içer, onlar eğlenirler. Askerlerin mahkemeleri bile ayrıdır. Ben beni bileli, yıllık bütçelerin en az %40 kadarı savunmaya ayrılır. Kısacası, ülkemizde askerler halktan tamamen ayrı, imtiyazlı bir zümredir.
Bu durum cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda zorunluydu diyelim. Ama hala o kuruluş yıllarında mıyız? Bu toplum ordunun gereksinimlerini bir kambur gibi hala taşımak zorunda mıdır? Elbette değil!
Ordu kendisini “devletin ve sistemin” sahibi sanıyor. Bu nedenle “parlamento üstü” bir güç olduğuna inanıyor. Oysa ki, halkımız tek parti dönemine, jandarma dipçiğine 1946’larda bayrak açmış ve kazanmıştır. Bu halk her darbe ertesinde, askerlerin karşısında hangi siyasal parti varsa onu, ezici çoğunlukla iktidara getirmiştir. Askerler, yüksek yargı, öteki statükocu güçler hala bu gerçeği görmek istemiyorlar. Ama ilk kez onlarla bütünleşmeyen, ilk kez onların baskılarından korkmayan bir hükümet var karşılarında. Kesinlikle inanıyorum ki, bu Anayasa Oylaması vesayet rejiminin, askersel/bürokratik oligarşinin çözülüşünü hızlandıracaktır. Kesinlikle inanıyorum ki, 13-Eylülden itibaren son askeri anayasanın tümden değiştirilmesi tartışmaları gündemi dolduracaktır.
Bu ülke kardeş kavgasından bıkmıştır. Bizim gençlik yıllarımızda sağ-sol çatışması körüklendi. Devlet içinde yuvalanan çeteler kardeşi kardeşe kırdırdılar. 1970-80 arası yıllarda, günde ortalama 20 kişi öldürülüyordu. Bugün yine aynı güçler işbaşındadır. Bugün de kardeşi kardeşe kırdırıyorlar. Otuz yıldan beri 40 binden fazla genç katledildi. Bu katliam, bu cinayetler hala önlenmek istenmiyor. Bazı çevreler kardeş kanının akmasından nemalanıyor. Silahların gölgesinde sürdürülmeye çalışılan bu vesayet sistemi kimin çıkarınadır?
Balyoz’cular kimdir? Albay Dursun Çiçek kimdir? Bir avuç serseri 75 milyonun kaderiyle oynama hakkını nereden alıyor? Ordunun en üst kademesi, Genel Kurmay Başkanlığı ve çevresi bu çeteleri neden korumak istiyor? Bu halkın kavgasız, güneşli günlerde yaşamaya hakkı yok mu?
En çok tabandaki halkın, sokaktaki sıradan vatandaşın demokrasiye sahip çıkmasına seviniyorum. Öteki nedenler bir tarafa, en çok askerlerin parlamento-üstü konumlarını terk etme sürecinin hızlanmasına seviyorum. Tarihimizde ilk kez demokrasi gemimiz okyanuslara yelken açıyor. Ben bu gelişmeler karşısında genç sevdalılar gibi göklere uçuyorum. Tüm bu gerçeklerden hareketle bütün onurumla Anayasa Oylamasına “evet” diyorum!
İki Demokrasi Anlayışı
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Referandumda “evet” oyu kullanacağını açıklayan eski genel başkan Sayın Süleyman Soylu Demokrat Parti(DP)’den ihraç edildi. Sayın Süleyman Soylu:”12-Eylül referandumu demokrasinin rönesansı olacaktır.” dedi ve şöyle ekledi:”Referandum benim ihraç edilmemden daha önemlidir. O gün, milli iradenin iktidar olacağı gündür. Ben ferdim. Bir fert mağdur olabilir. Ama bir fert mağdur olurken bütün ülke mağrur olacaktır.” Süleyman Soylu başından beri rengini belli ediyor, nasıl bir demokrat olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Süleyman Soylu’nun adaşı Süleyman Demirel de, referanduma gitmekle AKP’nin ülkeyi ikiye böldüğünü, toplumu kamplara ayırdığını savunuyor. Bu iki demokrasi anlayışı, 12-Eylül’de oylanacak referandum kavgasının özüdür.
Yine DP Genel Başkan yardımcılarından Sayın Nevzat Ceylan Genel İdare Kurulu’ndan 9 arkadaşıyla birlikte Palan Otelde bir basın toplantısı yaptı ve:”Cindoruk yönetiminin bu ihraç kararı ‘DP misyonuna ihanet’tir.” dedi.
Bu tartışmalar, zaten iyice küçülen DP saflarında büyük çalkantılara yol açtı. Böylesi gelişmeler DP’nin geleceği açısından değil de, günümüzde verilen demokrasi kavgası yönünden çok önemlidir. Şöyle ki, zaten Cindoruk Demirel’in emanetçisidir, gölgesidir. Ağasının ağzından ne dökülürse o da onu papağan gibi tekrarlar. Bizce demokrasi sürecinde Demirel çizgisinin hiç önemi yoktur. Süleyman Soylu ve Nevzat Ceylan’lar ise, ta başlarda ezilen demokrasinin sivilleşmesi hareketinin, Menderes Hareketinin günümüze yansımasıdır. Böyle bir pencereden bakıldığında, bu iki anlayışın tarihsel süreçte nasıl biçimlendiği konusunun incelenmesinde yarar görüyorum.
Bilindiği gibi, ikinci dünya savaşı var olan dünya dengelerini yeniden biçimlendirdi. Sovyetler Birliği tek sosyalist ülke iken, savaş sürecinde Doğu Avrupa ülkelerinin hemen hemen tümü sosyalizme geçerek “Dünya Sosyalist Sistemi” oluştu. Böylelikle dünya iki düşman kampa, iki uzlaşmaz kampa bölündü. Bu oluşumda ABD kapitalist ülkelerin liderliğini tam olarak ele geçirdi ve kapitalist dünyanın “jandarma”sı oldu.
Dünya iki düşman kampa bölündükten sonra Türkiye’nin önemi bir kat daha arttı. Sovyetlerle komşu olmamız jeo-politik konumumuzu ileri boyutlara taşıdı. Bu koşullarda ABD Türkiye ile yakın bağlar kurmaya özen gösterdi. Türkiye’nin NATO’ya alınmasına öncülük etti. Menderes Hareketini destekledi. Marchall planıyla büyük ekonomik yardımda bulundu. Amaç; sosyalizm tehlikesine karşı Türkiye’yi “ileri karakol” olarak kullanmaktı.
Fakat 1960 darbesi bütün bu planları alt-üst etti.
Bu gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni koşullara göre Pentagon yeni politikalar üretti. Zaman kaybetmeden ABD’de mühendislik eğitimini tamamlayan, politik hiçbir birikimi bulunmayan sıradan birisini, yani Süleyman Demirel’i apar-topar Türkiye’ye gönderdi. Bir ay gibi kısa bir sürede de Demirel’i, kapatılan Demokrat Parti’nin devamı olan Adalet Partisi’nin genel başkanlığına seçtirdi. Demirel’li AP ilk seçimde, 1965 genel seçimlerinde
halkın ezici çoğunluğunun oyunu alarak tek başına hükümeti kurdu.
İşte bu seçim zaferi, zaten 1948’lerde NATO’ya alınan Türk Ordusunun ve onun lider kadrolarının ABD’de eğitilmesini, Türk dış politikasının ABD politikalarıyla iyice örtüşmesi sürecini hızlandırmıştır. “Soğuk savaş” stratejilerine ülkemizin daha çok alet edilmesini ve “vesayet demokrasisi”nin daha da pekişmesini sağlamıştır.
İşte Süleyman Demirel ve onun piyonu Cindoruk’ların telaşı bundandır. Militarist rejimin, vesayetçi sistemin temelleri çatırdıyor. Koskoca Menderes hareketi küçüldü. Demirel enkazın altında kaldı. Cindoruk batan gemiyi statükoya sarılarak, eskiyen-kokuşan rejime sığınarak kurtarabilir mi? Asla! Elbette bu soylu kavgayı Süleyman Soylu’ların, Nevzat Ceylan’ların demokrasi anlayışı kazanacaktır!
Çağdaş İttihat Terakkicilik
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Taraf Gazetesi’nin 31 Eylül 2010 tarihli sayısında, 1994-95 yıllarında Güney-Doğu’da askerlik yapan Trabzon’lu er Ali Altay’ın anılarını okudum. Keşke okumasaydım. Dondum kaldım. Ali Altay anlatıyor:”Kürtleri zaten sevmiyordum. Köyleri yaktık, yıktık. Öldürdükçe arkası geldi. PKK’lı birisini bağlayıp aşağı sarkıttık. Sonra da ateşe verdik. Şiddet sıradanlaştıkça psikoloji de bozuluyordu. Bir çatışma sonrası doktor geldi:’Arkadaşlar ben gittikten sonra lütfen kulaklarını kesin’ dedi. Kestik. Ama onlar da kesiyordu…”
Bu savaş topyekün savaş değildir. Bu savaş katliamdır. Bu savaş cinnettir. Bu savaş “kalleşçe” bir savaştır. Gerçek savaşta her iki taraf erkekçe karşı karşıya gelir. Kılıçla, silahla, topla, tüfekle kıran kırana dövüşür. Ölenler şehit, kalanlar gazi olur. Tarihteki en vahşi kabile çatışmalarında bile insani kurallar vardır. Düşman esir alınır ama, asla kulakları kesilmez. Hele hele devletten maaşlı bir doktor, asla böylesine vahşi bir ruh taşıyamaz. “Ben gittikten sonra kulaklarını kesin” emrini veremez.
Bu insanlar vesayetçi rejim güç verdi. Asker-sivil bürokrat kadroların egemen olduğu bu devlet, 3500 Kürt köyünü yaktı. O köylerde oturan suçsuz insanları yuvasından etti. Bunlar, yalnızca Kürtleri büyük şehirlerin varoşlarına sürmekle kalmadılar, aynı zamanda o şehirlerin “demografik yapısı”nı da bozdular. İnsanları açlığa mahkum ettiler. Evet, Doğu ve Güney-doğu’da Kürt köyleri boşaldı, ama bu vahşet bölgede hayvancılığın çökmesine yol açtı. Bugün et fiyatları 30 liranın üstündeyse, bu dengesizliğin tek suçlusu 12 Eylül rejimi değil midir?
Nereden bakarsak bakalım bu hastalık Osmanlı hastalığıdır. Bir isyan çıktığında Osmanlının ilk işi, isyancıları dağıtmaktı. İttihat-Terakki’ciler de böyleydi. İttihat’çılar Osmanlı İmparatorluğu dağılıyor korkusuyla milyonlarca Ermeniyi sürmediler mi? Aynı gelenek cumhuriyet döneminde de devam etti. Kalan Ermeni ve Rumlar “varlık vergileriyle, yol çalışmalarına katılmama bahaneleriyle bölüm bölüm yurt dışı edildiler. Şeyh Sait ve Dersim isyanına karışan Kürtler sürgün edildi. Bu isyanlar sonucu asi Kürtler ve onların yakınları Haymana’ya, Polatlı’ya, Yunak’a, Akşehir’e, Cihanbeyli’ye, daha bir çok yerleşim merkezine yerleştirildiler. O koşullarda bu insanlar köylerinden sürüldü ama, o zaman onlara gittikleri yerlerde toprak verildi. Yani, en azından şimdiki gibi açlığa mahkum edilmediler. O sürgünlerde köyler yakılmadı. Kürtlerin bir bölümü yine oralarda kaldı. Bölgede hayvancılık, tarım çökertilmedi. Ülke ekonomisi alt-üst edilmedi.
Bugün, hem de böylesi bir çağda bu tür uygulamalar vahşet değil de nedir? Kürt sorununu içinden çıkılmaz hale getiren 12 Eylül’cülerden hesap sorulmalıdır. Elbette PKK cellatlarından da hesap sorulmalıdır.
Bu sorunu ayrıntılarıyla sergilemenin, suçsuz, günahsız insanların sorunlarına arka çıkmanın, “…akan kan durdurulmalı, sorumlular hesap vermelidir” demenin bölücülükle ilgisi var mıdır?
Muhalefet kaçak güreşiyor. Referandum oylamasını Anayasa tartışmalarının dışına taşımaya çalışıyor. Sevgili okurlarım, bu oylama otuz yıldır süren karanlık rejimin aşılması sürecini başlatacaktır. Gelin, bu ışıklı pencereyi sonuna kadar beraber açalım! İttihat-terakki’den bu yana devam eden militarist anlayışı, vesayetçi rejimi tarihin tozlu sayfalarına birlikte gömelim! Şahsen ben bu oylamada Kenan Evren’le yan yana gelip “hayır” oyu vermeye utanıyorum!
Şu Meşhur 15.Ci Madde
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Bir rejimi “faşist” diye nitelendirmek için, uygulamaların illa da Hitler faşizmi kadar acımasız olması gerekmez. Yönetim kadrolarının faşist anlayışları bile sistemin faşizmle yorumlanmasına yeterlidir. Bildiğiniz gibi 1982 Anayasası’nda 12-Eylül’cüleri çelik zırhlarla koruyan meşhur bir “geçici 15.ci madde” vardır. Bu madde 12 Eylül cellatlarının, onların tercihi ile oluşan Danışma Meclisi Üyelerinin ve Milli Güvenlik Konseyi’nin işbaşına getirdiği hükümetlerin yargılanması, onlardan hesap sorulması yasaklarını getirdiği gibi, faşist rejime çalışan, ona hizmet eden bütün insanları korumuştur. Geçici 15.ci madde tüm devlet yetkililerinin “haksız eylemleri”ni ört-bas etmek için adeta bir zırh görevi görmüştür.
12 Eylül süreci binlerce, on binlerce insanı işkenceden geçirmiş, faili meçhul cinayetlerin, idamların, insan hakları ihlallerinin kaynağı olmuştur. Bu maddeye dayanarak cellatlar “sağdan bir sağcı bulun idam edelim… Soldan bir solcu bulun idam edelim. Böylece dengeyi sağlayalım” mantığıyla hareket eden generaller, söylem ve eylemleriyle faşist Hitler’i bile gölgede bıraktılar.
12 Eylül karabasanı sivil siyasal kadroları yargıladı. Sudan gerekçelerle ilericileri, solcuları, demokratları işlerinden etti. Bu insanların çoğu açlığa mahkûm oldu. İşkence ve zulüm makineleri çalıştı, temel hak ve özgürlükler hiçe sayıldı. 12 Eylül cellâtları, 15.ci maddeye dayanarak toplumumuza travmalar yaşattı, insanların ruh halini bozdu.
12 Eylül yalnızca darbe değil, tüm devlet dairelerinde faşist uygulamaların tırmandığı karanlık bir dönemdir. Bu dönemde sadece polisiye/askersel baskılar kol gezmemiş, tüm devlet dairelerinde diz boyu adaletsizlik örnekleri yaşanmıştır. Dolayısıyla geçici 15.ci madde 12 Eylül’cülerin tüm pisliklerini kapatmıştır. Kitlelerin hukuksal “hak arama” yollarını tıkamıştır. Darbeciler ve tüm rejim çalışanları açısından bu madde adeta bir “dokunulmazlık” işlevi görmüştür. Fakat öyle gariptir ki, 30 yıldan beri is başına gelen hükümetlerin hiç birisi bu “utanç maddesi”ni kaldırmaya teşebbüs bile etmemişlerdir. Ta ki, şu “yobaz(!)lar”ın, gerici Müslümanların partisi AKP Hükümeti’ne kadar hiçbir parti, hiçbir hükümet, bunca zulüm karşısında yiğitçe bir duruş sergilememiştir. Geç de olsa AKP Hükümeti, tarihimizin bu kara lekesini kaldırmaya, 12 Eylül mağdurlarının kayıpları doğrultusunda “hak arama” kanallarını açmaya çaba harcamaktadır. Üzücü olan 12 Eylül’den en çok darbe yiyen, en fazla kayıplara uğrayan ilericiler, aydınlar, solcular ve hatta milliyetçiler, inanılmaz bir biçimde, bilerek ya da bilmeyerek 12 Eylül cellatlarının yanında yer alıyorlar.
Ne yapalım…bu ülke böylesine garip bir ülkedir işte! Bizler öteden beri her şeyi “alaturkalaştırmak”tan zevk alırız. Bu anlamda, elbette demokrasi mücadelesini de “Türkleştirmek”ten gurur(!) duyacağız!
Olağan-üstü dönem bahaneleriyle devletin faşist uygulamaları asla ve asla göz ardı edilemez! Devlet adalet adına adaletsizlik çamuruna batıyorsa, bu durum basite indirgenemez, bağışlanamaz! Demokrasimizin geleceği açısından, bu çok önemli noktaları bir daha düşünmekte ve bu anlamda Anayasa oylamasında kullanılacak “hayır” kararlarını bir daha gözden geçirmekte gerçekten yarar vardır!
Anayasa Mahkemesi Sorunu
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Diyorlar ki:”Önce ordunun etkisi kırılacak, ardından da Anayasa Mahkemesi, HSYK, Yargıtay, Danıştay vb. gibi temel kurumlara kendi adamlarını dolduracaklar… o zaman vay bu ülkenin haline!” Statükocular basında, ekranlarda, meydanlarda hep bu ana temayı işliyor. Açıkçası, halkın gözü içine baka baka yalan söylüyorlar. Neden mi? Anlatalım.Batı ülkelerinin hemen hemen hepsinde Anayasa Mahkemesi üyelerini seçilmişler, yani parlamentolar seçiyor. Almanya’da 16 üyenin hepsini, Belçika’da 12 üyenin hepsini (6 Flemenk, 6 Valon), Fransa’da üçünü Devlet Başkanı, kalan 6’sını parlamento, İspanya’da 12 üyenin yalnız ikisini Yargı Kurulu, kalanını parlamento, Portekiz’de 13 üyenin üçünü bizzat Anayasa Mahkemesi, ötekilerini parlamento, Macaristan’da 11 üyenin 11’ini, Polonya’da 15 üyenin tamamını yine parlamento seçmektedir. Yalnız Rusya’da 19 üyenin hepsini Devlet Başkanı seçiyor. Bilindiği üzere Rusya burjuva demokrasisine henüz yeni geçmiştir. Bu konuda gerçekten deneyimsizdir.
Bu fotoğraftan açıkça anlaşılacağı gibi, karma sistem yalnız İtalya ve bizde var. İtalya’nın durumu her halükarda yine de bizden iyidir. Çünkü, İtalya’da 15 Anayasa Mahkemesi üyesinin 5 tanesini parlamento seçiyor. Durum bu kadar somut, bu kadar nettir. Açıkça görülüyor ki Batı Demokrasileri milli iradeye saygılıdır. Ulus-devletin temelleri halk iradesine göre biçimleniyor. Seçilmişler, yani parlamento devletin bütün kurumlarına egemendir. Zaten burjuva demokrasisinin anlamı da budur.
Biz, bırakalım Anayasanın bütünü, Anayasa Mahkemesi konusunda yeni değişikliklerde bile Batı Demokrasisinin çok gerisindeyiz. Çünkü Batı ülkelerinin tamamında Anayasa Mahkemesi üyeleri parlamentolar tarafından seçildiği halde, bizdeki yeni değişikliklerde parlamentonun, seçilmişlerin kesin egemenliği yoktur. Durum bu kadar açıktır. Ama buna rağmen kendini çağdaş sanan tutucular ateş püskürüyor. “İstemezük…istemezük!” sesleri kulakları tırmalıyor. Kısacası, bizim “güdük demokrasi”den yana olan statükocular bir türlü seçilmişlere güvenmiyorlar. Evet, kendi partilerine, kendi seçtikleri milletvekillerine güven duymayabilirler. Fakat parlamentoya güvensizlik ne demektir? Senin partin tembelse, senin partin yalancıysa, senin partin hala 1303’ten kalma yasaların devamı için çırpınıyorsa, demokratik gelişimi karalamaya hakkın var mı? Elbette bu ülkede şu ya da bu biçimde doğru yolda yürüyenler, yürümeye çalışanlar var. Ha…bu değişiklikler yeterli midir? Elbette yeterli değildir. Fakat bu referandum daha düzgün bir anayasaya, tarihimizde ilk kez sivil bir anayasaya gidecek kanalları açacaktır. Önemli olan budur.
Referandumda getirilen yeni tasarıda Anayasa Mahkemesi üye sayısı 11’den 17’ye çıkarılıyor. Eskiden bunların üçünü Cumhurbaşkanı, kalanını; Yargıtay(2), Danıştay(2), Askeri Yargıtay(1), Askeri Yüksek İdare Mahkemesi(1), Sayıştay(1) ve YÖK(1) seçiyordu. Yani bu kurumlar isimleri tespit ediyor, Cumhurbaşkanı ise sadece onaylıyordu. Şimdi bu yöntem tamamen değişmedi. Rusya’da olduğu gibi mahkeme üyelerinin hepsini Cumhurbaşkanı seçmiyor. Eski sistem aynen devam ediyor. Yeni tasarıda üye sayısı 11’den 17’ye çıkıyor. Bu 17 üyenin 3’ünü parlamento, 4’ünü de Cumhurbaşkanı seçiyor. Geri kalan 10 üye için yine Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi aday gösteriyor. Fakat bu kurumlar bu kez seçilecek üye sayısının üç katı kadar aday tespit ediyor. Örneğin, yeni sistemde Yargıtay üç üye ile temsil edilecek. Bu kurum Cumhurbaşkanına üç katı aday gösterecek. Cumhurbaşkanı da bu 9 kişiden üçünü seçecek. Aynı yöntemle Anayasa Mahkemesinde Danıştay 3, Askeri Yargıtay 2, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi de 2 üye ile temsil edilecektir. Bizce askeri mahkemelerin böylesi bir kurumda bu kadar sayı ile temsil edilmesi bile fazlalıktır.
Kısacası, ipler yine bu kurumların elindedir. Cumhurbaşkanı ancak ve ancak 4 üye seçebiliyor. Parlamentodaki çoğunluk partisinin ise sadece 3 kontenjanı var. Şimdi soruyoruz, bu koşullarda iktidar partisi Anayasa Mahkemesini kendi adamlarıyla nasıl dolduracak? Eğer böylesine önemli bir ulus-devlet kurumunu, böylesi değişikliklerle ele geçirmek mümkünse, o zaman sizler de etkin/güzel politika yapın, çoğunluğun desteğini alın ve Anayasa, HSYK gibi önemli kurumları sizler ele geçirin. Elinizi, kolunuzu bağlayan mı var? (VVV. Emirdag.com.tr)
Halka Güvenmeyenler
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Bazen kendimi öyle mutlu hissediyorum ki, kanatlanıp uçasım geliyor. Şöyle ki, geriye dönüp 60 yıllık yakın tarihimize baktığımda, ülkemizin nerelerden nereye geldiği somut olarak görülüyor. Biz 68 kuşağı gerçekten çok şanslıyız. Çünkü, adım atmakta olduğumuz son “bilgi çağı”nı da sayacak olursak, üç tarihsel çağın üçünü de yaşadık, gördük. Altmış yıl önce ülkemiz “kapalı köy ekonomisi”ni, yani kapitalizm öncesi tarım çağını yaşıyordu. O yıllarda nüfusumuzun %70 kadarını köylülük oluşturuyordu. Sonra 1950-2000 yılları arası, kapitalizmin gelişimine paralel olarak, köylerden şehre hızlı bir göç yaşandı. Bu süreçte şehirlerin nüfusu %70’lere çıktı. Böylelikle sanayi çağıyla tanıştık ve bu çağı yaşamış olduk. Şimdi 2010 yılındayız. Kesinlikle “bilgi çağı”na geçiş sürecini yaşıyoruz. Kısacası, bizim jenerasyondan başka hiçbir nesil, bu kadar kısa bir zamanda böylesine değişik çağlarla iç içe olmamıştır.
Fakat Türkiye öylesine garip bir ülkedir ki, bir yandan ekonomik alanda inanılmaz sıçramalara imza atıyor, bir yandan da aynı süreçle at-başı gitmesi gereken demokratik reformları geliştiremiyor. Bu çelişki gerçekten inanılmaz bir çelişkidir. Sanki karanlık bir el sivil demokrasiye geçişe asla yol vermek istemiyor.
Aydın ya da solcuların önemli bir bölümü hala “parlamento-üstü karanlık güçler”den medet umuyor. Bunlar yüksek yargıyı, orduyu hala sistemin sigortası olarak görüyorlar. HSYK (Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu) başkan yardımcılığını yürüten Kemal Özbek isimli zat diyor ki:”Türkiye bir Fransa, bir İngiltere, bir Almanya değildir. Halkımız olgun demokrasiyi henüz kaldıramaz. Bu nedenle çağdaş demokrasi zamanı değildir.” diyor.
Bir zamanlar Süleyman Demirel de:”Demokrasi Türk halkına lükstür.” gibi demogojik laflar ederdi. Bu anlayıştaki insanlar hala, Kemalist Harp Okulu’nda yetişen askerler olmasa, birilerinin adım adım kadrolaşarak devleti ele geçireceğinden ve kesinlikle cumhuriyeti bir gecede yıkacağından korkuyor.
İttihat Terakkiden beri devam eden bu “tek parti” anlayışı hala kırılamamıştır. Kemalist aydınlanmacılar ve onlar gibi düşünen, kendisine aydın/solcu sıfatını yakıştıranların çoğu halkın gücüne inanmıyor. Ekonomik değişimin düşünceyi de biçimlendireceği gerçeğini bilmiyorlar. Onlara göre “milli irade” aşağı tabakanın, eğitimsizlerin iradesidir. Onlara göre halka değil, darbeci generallere güvenmek daha gerçekçi(!)dir.
Yok böyle bir şey! Türkiye’de kapitalizm gelişmiştir. Türkiye artık sanayileşmiş bir ülkedir. Toplumumuz “sanayi toplumu” aşamasına gelmiştir. 90 yıldır devleti yönlendiren elit tabaka son demlerini yaşıyor. İletişim Devrimi her alanda olanca hızıyla sürüyor. Bugün “bilgisayar” denen alet dünyayı temelden değiştirdi. Ünlü bir bilim adamının dediği gibi: “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.” Seçkinler, elit kadrolar bu gerçekleri görmek istemiyorlar. Onlar, ikinci dünya savaşı sonrası uygarlık değerlerinin hala değişmediği inancındadır.
Oysa ki, 90 yıl önce Kemal Atatürk’ün öğütlediği ulus-devlet temelindeki muasır medeniyet ölçüleri bile değişmiştir. Günümüzde, bu konuda yeni evrensel paradigmalar oluşuyor. Gelişmeleri, değişimi, bilgi çağına uzanan yolu iyi anlamak gerekiyor. Ekonomik temeldeki değişimler, mutlaka ve mutlaka hukuku da değiştirecektir. Onun için yerleşik düzenden (statükodan) yana olanların çabaları boşunadır. Bu anlamda okuyucularımıza, Anayasa oylamasına “evet” demenin ne denli önemli olduğu gerçeğini bir kez daha anımsatmaya gerek yoktur diye düşünüyoruz. (WWW. Emirdag. Com.Tr)
Anadolu Kaplanları
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Kapitalizm milliyetçilik ve ulus devleti yaratarak gelişmesini tamamladı. Tarihte kapitalizme en önce geçen ülkeler, aynı zamanda “Batı Demokrasisi” dediğimiz bu rejimi ilk inşa eden ülkeler oldular. Biz, kapitalizme iki yüz yıl geç başladık. Öyle olmasına rağmen çağdaş devleti biz de kurduk. Fakat bizde sanayi burjuvası, yani özel sektörcüler henüz sahnede yoktular. Bu nedenle bizim ulus devleti burjuvazi adına “seçkinler” örgütledi.Fakat seçkinler başlı başına bir sınıf değildir. Onlar ara katmandır. Eskilerin deyimiyle toplumsal bir “zümre”dir. Günümüzdeki demokrasi mücadelesinin temel nedeni bu gerçekte yatıyor. Yani ulus devlet kimin devletidir? Seçkinlerin (askerler ve yüksek yargının) devleti mi, yoksa sermaye sınıfının devleti midir? Bu memlekette Genel Kurmay Başkanının seçimle iş başına gelen cumhurbaşkanını sudan bahanelerle tanımak istemediği ilk kez görülmüştür. Yine bu memlekette ilk kez Anayasa Mahkemesi, demokrasi adına halkın %47 oyla iktidara getirdiği çoğunluk partisini kapatmaya yeltenmiştir. Peki, ne oldu da bizim “güdük demokrasi” senelerce yaşama ortamı buldu? Günümüzde bu icazetli rejim sarsılmaktadır. Neden?
On beş yıl kadar önce TÜSİAD (Türkiye İş Adamları Derneği) “sivil demokrasi” mücadelesi veriyordu. TÜSİAD Prof. Doğu Erbil’e Doğu’da, Güney Doğu’da anketler düzenlettiriyor ve: “sivil demokrasiye geçilmedikçe gelişimin önü açılamaz” diyordu. TÜSİAD böyle düşünüyordu ama, o günlerde vesayetçi sistem karşısında adam gibi duracak güçlü bir siyasal parti yoktu. Hatta 12 Eylül rejimi en büyük merkez sağ partilere darbe vurdu. ANAP’ı ve Adalet Partisini eritti, siyasetten sildi. Bu nedenle TÜSİAD sivilleşme sürecinde başarılı olamadı. Fakat TÜSİAD’çılar, merkezdeki boşluğu dolduran AKP’yi desteklediler.
AKP’nin çoğunluk partisi olması hiç de tesadüf değildir. Çünkü AKP, “Anadolu Kaplanları” adı verilen Anadolu sermayesinin, geleneksel İstanbul/İzmit sermayesini sollayan yeşil sermayenin partisidir. Dinsel tabana ve özellikle de Anadolu Kaplanlarına dayanması, AKP’yi sıradan bir parti olmaktan çıkarıyor. AKP devletin gerçek(!) sahiplerine kendisini zor kabul ettirmiştir. Vesayetçilerle uzlaşan siyasal partiler, onların seslendiği laik çevreler, özellikle Atatürkçüler AKP’ye hala “öcü gibi” bakıyor. Koşullar ne denli zor olursa olsun, geçtiğimiz sekiz yıllık süreçte AKP rüştünü ispat etmiştir.
Bu arada dünyada gelişen dışa açılma politikası, yani küreselleşme Anadolu sermayesini güçlendirmiş, onun sınıfsal konumlarını iç politikada daha da pekiştirmiştir. Bugün Anadolu sermayesi gerçekten de sivil demokrasinin önündeki engelleri yok edebilecek bir güce ulaşmıştır. Güçlülük açısından TÜSİAD Anadolu Kaplanlarından daha ileri konumlara sahip olsa bile, bu çevreler açıktan icazetli sisteme karşı çıkamazlar. TÜSİAD’çı sanayicileri sonuna kadar destekleyen, onları bu günlere taşıyan bu rejimdir. Bu geleneksel ulus-devlettir. Onun için TÜSİAD’çıların yerleşik sisteme, onun sözcülüğünü yapan CHP’ye minnet borcu vardır. TÜSİAD AKP’yi her zaman destekleyebilir, desteklemiştir de. Ama aynı TÜSİAD, vesayetçi demokrasinin kuyusunu kazma sürecini başlatacak olan Anayasa oylamasında “hayır”cıların yanında yer alıyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Hani küreselciydiniz? Hani burjuva demokrasisinden yanaydınız? Hani sivil demokrasi mücadelesi veriyordunuz?
Anayasa oylaması kesinlikle sivil demokrasiye geçiş kanallarını açacaktır. Bu oylamada ilericilik ve gericiliğin kıstasları açıkça ortadadır. Kimden yanasın? Statükodan, yerleşik demokrasiden, militarizmden, vesayetçi düzenden yana mısın, yoksa bu tutucu güçlerin ruhuna fatiha okuyacakların yanında mı? Ölçü budur! Halktan yana olmak budur! İlericilik budur!














