Maksude Sağlam Başsağlığı
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Haberler
İlçemiz eşrafından merhum Süleyman SAĞLAM'ın eşi, topakev.be'nin sahibi Şükrü SAĞLAM'ın ve merhum Zeki SAĞLAM (Baba Zeki) anneleri Belçika'da ikamet etmekte olan Maksude SAĞLAM Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi, 11 Şubat Cumartesi öğle namazına müteakip ilçemiz Çarşı Camii'nde kılınan cenaze namazından sonra ilçemiz kabristanlığına defnedilmiştir. Merhumeye Cenab-ı Hakk'tan gani gani rahmet, eş-dost ve yakınlarına BAŞSAĞLIĞI dileriz. emirdag.com.tr
Nimetlere Şükretmek
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Şükür, bizleri şerefli ve mükemmel bir varlık olarak yaratan, çeşitli kuvvet ve kabiliyetlerle donatan, varlık aleminin sayısız nimetlerini önümüze seren Rabbimize tazimde bulunmak ve nimetlerine karşı şükran borcumuzu yerine getirmektir. Yaratanımıza karşı yaptığımız şükrün sonucunda dünya mutluluğunu elde etmenin yanında Ahiret mutluluğu da söz konusudur. Nitekim hutbemize başlarken okuduğum ayet-i kerime’de Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır. “Andolsun, şükrederseniz elbette size olan nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”(1)
Biraz düşündüğümüz zaman anlamaktayız ki, Cenab-ı Allah’ın bize vermiş olduğu maddi ve manevi birçok nimeti var. Bütün nimetler ise, bir şükür ister. İşte bu nimetlere sadece dille şükür yeterli değildir. Bize verilen malın şükrünü zekat ve sadaka vermekle yerine getirebiliriz. Gözümüzün, kulağımızın, bedenimizin şükrü bize verilenleri Allah’ın istediği doğrultuda kullanmaktır. Öğrendiklerimizi başkalarına aktarmak ilmin şükrüdür. Yaşadığımız hayatın şükrü ise Yaratanımızın emirlerine ve yasaklarına uygun bir hayat sürmektir. Rahman suresinde Yüce Rabbimiz bilere verdiği bazı nimetleri hatırlatıp otuz bir yerde “O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz”(2) diyerek, biz kullarını nimetleri hususunda uyarmaktadır.
Bizlere verilen sayısız nimetlerin önemini onlardan mahrum kaldıktan sonra daha iyi anlıyoruz. Bir gözün, bir kulağın, bedenimizdeki herhangi bir organın, bazen eksikliğini hissettiğimiz bir damla suyun, bir parça ekmeğin ve her bir nefesin şükrünü elbette yerine getirmeliyiz. Buna rağmen Allah’ın verdiği nimetlerin bedelini tam olarak ödemeye kimsenin gücü yetmez. Hal böyleyken şükretmemek ise nankörlüğün en büyüğü değil midir? Bize en küçük iyilik yapana teşekkür ediyorken, bizlere verilen bunca nimet için Allah’a şükürle mukabele etmek boynumuzun borcu değil midir?
Şükrün ölçüsü kanaat etmek, bulunduğu hale rıza göstermektir. Şükürsüzlüğün ölçüsü ise hırstır, israftır, hürmetsizlik ve Allah’a isyandır. Bizi varlıklar içerisinde en şerefli yaratan, yaratılışımızı güzelleştiren, bize düşünebileceğimiz aklı, idrak edeceğimiz gönlü veren, nimetlerin en büyüğü iman ile bizi şereflendiren ve bizleri Sevgili Peygamberimize ümmet yapan Rabbimize sonsuz şükürler ediyor, verdiği bütün bu nimetleri tamamlamasını O’ndan niyaz ediyorum.
(1) İbrahim, 7
(2) Rahman,13
Gördüm
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Sizden Gelenler
Akıl ermez bu dünyanın işine
Marangozun kumaş dildiğini gördüm
Doğruluk, dürüstlük diyen insanın,
Yetimin malını çaldığın gördüm.
*** *** ***
Eşeğe binemez, atı beğenmez,
Hazırdan yiyene dağlar dayanmaz
Kendi komşusuna malın güvenmez
Soyguncuya rüşvet saldığın gördüm
*** *** ***
Memnun olur madalyalar takılsa,
Anlaşılmaz bu ne biçim akılsa
Dayanamaz ırzına kem bakılsa
El ırzını helal kıldığın gördüm.
*** *** ***
Elif'i bilmeden Hoca'yı taşlar,
Sırası gelmeden kelama başlar,
Hoşafoğlu aktı gözümden yaşlar
Aslan'ın çakaldan yıldığın gördüm.
Halil Rıfat AYDEMİR
Mevlid-i Nebi
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
Yüce Rabbimizin bütün alemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamber Efendimiz(s.a.s.)’in bir mevlid-i şerifine daha ulaşmanın haz ve mutluluğunu yaşamaktayız.
Efendimiz’in doğumu, öteden beri mümin gönüllerde sürûr, veçhelerde beşâret, lisanda ise;
“Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır
Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır
Bu gelen aşkına devreyler felek
Yüzüne müştak durur ins ü melek.”
dizeleriyle tezahür etmiştir.
İnsanlığın yaratılış gayesini unuttuğu, insani erdemlerden uzaklaştığı, cehalet ve zulmün karanlığının ortalığı kapladığı bir dönemde Mekke ufkundan kainata bir güneş olup doğmuştu Efendimiz. “Bir müjdeci, bir şahit, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil”1 olarak göndermişti Yüce Rabbimiz onu…
O, bir melek olmadığı gibi, sıradan bir beşer de değildi. Yüce Mevla’dan vahyi alan, insanlara anlatıp öğretendi. O; “Ey örtüsüne bürünen kalk ve anlat.”2 emrine muhatap olmuş, bu kudsi görevi yerine getirebilmek için gecesini gündüzüne katmıştı. Efendimiz bu çileli yolda kınanma, hakaret, itham, boykot ve hicret gibi nice güçlüklere karşı büyük bir sabır göstermişti. Tıpkı Nebi kardeşleri Yunus, Hud, Salih, İbrahim ve diğerleri gibi.
Abdullah’ın yetimi, Amine’nin emaneti Halilürrahman İbrahim(a.s.)’ın duası ve müminlerin gözbebeği Yüce Nebi, Rabbimizin insanlığa en büyük ikramıdır. Bu hakikat; “Andolsun Allah müminlere, kendi içlerinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur...”3 ayetiyle duyurulmuştur.
Efendimiz cehlin yerine bilgi ve hikmeti, zulmün yerine hak ve adaleti getirmiştir. “Ben Muhammed’im, ben Ahmed’im, ben rahmet peygamberiyim”4 diyen Kutlu Nebi(s.a.s.); nefret ve kinle paslanan yürekleri, körelmiş vicdanları muhabbet ve merhametle yeniden inşa ve ihya etmiştir.
Kur’an’ın ifadesiyle O, “bizim içimizden bize gelmiş”5 bir elçidir. ‘İçimizden biri’ olması, O’nun örnekliğinin ve örnek alınmasının da bir gereğidir. O’nun gibi bir kul, O’nun gibi bir evlat, O’nun gibi bir eş, O’nun gibi bir baba, O’nun gibi bir arkadaş, O’nun gibi bir komşu, O’nun gibi bir yönetici olmanın imkânı sunulmuştur bizlere…
Kerim Kitabımız, Allah’ı sevmenin ve sevgisine erişmenin Resulümüze uymakla mümkün olacağını beyan etmiştir.6 Asr-ı Saadetten bugüne değin bütün müminler bu ilahi çağrıya uyarak, gönüllerini Efendimizin muhabbetine adamışlardır. İsimlerine, düşünce ve davranışlarına, şiir, musiki ve sanat eserlerine kısaca tüm hayatlarına bu sevgiyi gergef gergef nakşetmişlerdir. Efendimizin adını andıkları ya da işittiklerinde salavat getirmeyi ona saygının bir gereği kabul etmişlerdir. Veladet bahrinde; “Doğdu ol saatte ol Sultan-ı din / Nura gark oldu semavat u zemin” kısmı okunurken oturmayı edebe aykırı görmüş, sanki Resulullah’ın manevi şahsiyetleri meclisi teşrif edercesine O’nun kudümünü ayakta karşılamışlardır. Aziz Mahmud Hüdai hazretleri bu teşrife duyduğumuz minnettarlığı ne güzel dile getirmiştir: “Kudümün rahmet u zevk u safadır Ya Resulallah / Zuhurun derd-i uşşaka devadır Ya Resulallah.”
Kardeşlerim!
Efendimize sevgimiz O’nu çok iyi anlamak, getirdiği mesajı benimsemek ve hayatımıza aktarmakla tezahür etmelidir. O’nun bizzat Rabbimiz tarafından meth u sena edilen ahlakını örnek alabildiğimiz, merhamet, şefkat, adalet, hoşgörü ve daha nice güzel vasıflarını ilke edinebildiğimiz, kısacası bizler de O’nun gibi canlı birer Kur’an haline gelebildiğimizde Resulümüze sevgi ve bağlılığımızı göstermiş olacağız.
Yüce Mevlamız, gönlümüzden Efendimizin sevgisini hiç eksik etmesin. Bugün bu kutlu mabedi dolduran siz kıymetli cemaatimizin mevlid kandilini tebrik ederken, Habib-i Kibriyanın manevi huzurunda kemal-i edeple deriz ki:
“Ey velâdeti yeryüzünün baharı, insanlığın bayramı olan, gönüller sultanı, canda canan Yüce Resul! Sizi tanımış ve size iman etmiş olmaktan dolayı biz, erişilebilecek en büyük nimete ermenin idrakiyle Rabbimize sonsuz hamd ve sena ediyoruz. Ruhu tayyibenize gönül dolusu salat ve selam olsun. Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed..”
1. Ahzab, 33/45-46
2. Müddessir, 74/1-2
3. Al-i İmran, 3/164
4. Müslim, Kitâbul-Fedâil, 126
5. Tevbe, 9/128
6. Al-i İmran, 3/31
Neden?
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Hakiki Kabakçı
Nerde yanlış yaptık biz, neden düştük bu hale.
Baklavayla lokuma Yunan sahip çıkıyor.
Rengarenk bir döneme ismini veren lale,
Bilmem ama nedendir, Hollanda'da kokuyor.
Ben açarım demez mi çıkıp bir Allah kulu,
Sanırsın Ayasofya, Vatikan'a tapulu,
Mahzun Ayasofya'nın bağlanmış eli kolu,
Sultanahmet nuruna gıpta ile bakıyor.
Asırlarca o bana kol ve kanat germişti,
Şanlı Türk tarihini gözleriyle görmüştü,
O sevgilimin adı marşlarıma girmişti,
Neden sevgilim Tuna, el koynunda akıyor.
Kabe'yi savunmuştu, Osmanlı’nın kalesi,
Bizler saygı beklerken saldırı neyin nesi?
Bugün neden Suud'lu kralın ailesi,
Dedemin Hicaz'daki mirasını yıkıyor.
Bu ecdat değil miydi üç kıtaya hükmeden,
Bir mektupla susturmuş Fransa'yı bu deden.
Bugün torun çıkıyor, öz dedesini neden?
İngiliz ağzı ile hain ismi takıyor.
Hakiki Kabakçı
Doç Dr. Özcan Saygın
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Biyoğrafiler
1969 yılında Emirdağ’da doğdu. İlk ve orta tahsilini Emirdağ’ da, lise tahsilini Eskişehir’de tamamladı.
Aktif spor hayatına Eskişehir Spor Futbol takımında başladı. Daha sonra Selçuk Üniversitesi Spor Kulübü ve Konya Şeker Spor Kulübünde futbol oynadı.
Ayrıca 2. ligde voleybol oynadı. Futbol branşında faal hakemlik yaptı. Futbol Alt Yapı Antrenörlüğü yaptı. TÜFAD Muğla Eğitim Kurulu Üyeliği ve Spor Bilimleri Derneği Üyeliği devam etmektedir. 1994 yılında Selçuk Üniversitesi BESYO’da lisans, 1996-97 yıllarında Muğla Üniversitesi Yabancı Diller Bölümünde İngilizce Hazırlık, 1999 yılında Muğla Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü BES Anabilim Dalı’nda yüksek lisans ve 2003 yılında Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beden Eğitimi ve Spor Anabilim Dalı, Spor- Sağlık Bilim Dalında Fiziksel Aktivite ve Fiziksel Uygunlukalanında Doktora Eğitimini tamamladı. 1994-95 yıllarında Beden Eğitimi ve Spor Öğretmeni olarak görev yaptı.
1995 yılından bu yana Muğla Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulunda çalışmaktadır. Bilimsel yayın olarak SCI, SSCI – Expanded kapsamında ve TUBİTAK grubu dergilerde 10, uluslararası ve ulusal dergilerde 40 makale, uluslararası kongrelerde 36, ulusal kongrelerde 8 bildirisi bulunmaktadır. Alanıyla ilgili 3 kitap ve 1 bölüm yazarlığı vardır. 9. Uluslararası Spor Bilimleri Kongresinden kongre genel sekreterliği, I.Dünya Adli Bilim ve Spor Kongresinde kongre sekreterliğinde ve 22. Dünya Herkes İçin Spor Kongresinde organizasyon komitesi üyeliğinde görev yaptı. Herkes İçin Spor Federasyonu Yönetim Kurulu üyeliği yapmaktadır. Ulusal ve uluslararası dergilerde Spor – Sağlık alanında hakemlik, bilim kurulu ve danışma kurulu üyeliği yapmaktadır. Hareket ve Antrenman Bilimleri, Spor-sağlık, fiziksel uygunluk ve fiziksel aktivite alanları üzerine çalışmaktadır.
Halen Muğla Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nda Doç.Dr. akademik unvanı ile Antrenörlük Eğitimi Bölüm Başkanlığı görevini yapmakta ve İngilizce bilmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yaylacılık ve Yayla Turizmi Üzerine
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Ne yapalım, serde Yörüklük var! Bizler Türkmeniz. Türkmenliğin özü göçerliğe dayanır. Bu anlamda yaylacılık serüveni yakın zamanlara kadar vazgeçilmez bir gelenekti. Bizim kuşak, bizden öncekiler yaylaların, yaylacılığın ne olduğunu bilirler. Çünkü çocukluk ve gençlik yıllarımıza, bedensel yapılanmamıza yaylalar damgasını vurdu. Hatta kişiliğimizin oluşumunda bile yaylaların payı büyüktür. Ne derseniz deyiniz, senede üç ay kadar kısa olsa bile, yayla yaşamını tatmak, onu her yıl tekrarlamak birey için bulunmaz bir olanaktır. Zira bu olanaklardan yararlananlar, diğerlerine göre genellikle sağlıklı olurlar. Gerçekten de yaylalar organik doğanın, naturel yaşamın, oksijenin temel kaynağıdır. Fakat bu anlamda her dağ “yayla” özelliği taşımaz. Yani yayla var, yaylacık var. Bu gerçeğe en güzel örnek Avrupa’dır. Bilindiği gibi Batı Avrupa anakarasının hemen hemen her yanı yeşildir, ormanlarla kaplıdır. Fakat Alpler dışında kalan öteki dağların çoğu işe yaramaz. Çünkü Avrupa haritası sürekli yağış alıyor. Hele hele kuzey ülkelerindeki ağaçların gövdesi yemyeşil yosunlarla kaplıdır. Bu dağlarda gezerken insan, bir ağacın altına sereserpe uzanacak ya da piknik yapacak bir yer bulamaz. Bu coğrafyada ormanlar nemsi nemsi kokar. Ağaçların altı vıcık vıcık sudur, çamurdur. İşte Avrupa yeşilinin bu özelliğini tanıyınca, Anadolu’daki geleneksel yaylacılığın neden bu denli yaygın olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. Çünkü ülkemiz, hele hele Orta ve Doğu Anadolu bölgelerimiz tümüyle kuru iklim kuşağındadır. Yani bu çizgiye “bozkır iklimi”egemendir. Onun için hava nemsizdir. Nemsiz olduğu için çelik gibidir, tertemizdir. Onun için bu bölgedeki yaylalar burcu burcu kokar. Ve onun için bizim dağlar “yaşanabilir” dağlardır. Ve böylesi özelliklerdir ki, dağlarımızı “yayla turizmi”ne elverişli dağlar konumuna yükseltiyor.
Dağlarımızın güzellikleri taşımasız bizler için elde edilmesi zor zenginliklerdir. Hatta büyük şanstır. Evet …geçmişte ormanlarımız acımasızca yok edilmiş. Yeşil hançerlenmiş. Dağlar kelleşmiş ama, organik doğa asla yok olmamıştır. Bugün Emir Dağları ne denli çıplak olursa olsun “organik” niteliği bozulmamıştır. Kirlilik henüz Orta Anadolu kırsalına ulaşmamıştır. Sonuç olarak şu gerçek açıkça ortadadır ki, biraz emek harcanırsa fazla değil on yıl kadar kısa bir sürede bu dağlar tekrar yeşille kucaklaşabilir. Böylesi güzellikler her coğrafyada bulunmuyor. Emir Dağları yayla turizmine çok çok yatkındır. Zira bu dağların özellikleri ya da genel yapısı, günümüzde yeni oluşmakta olan modern yayla turizmi kriterleriyle örtüşüyor. Emir Dağlarının tek eksiği yeşil. O da üstesinden gelinemeyecek bir sorun değil. Çok iyi biliyorum ki, yediden yetmişe hepimiz dağlarımızı, yayla yaşamını severiz. Bu günlere kadar eli kalem tutan Emirdağlı her genç, bu yaylalara şiirler düzdü. Yaylacılık hala anılarımızı süsleyen kutsal bir nostaljidir. Kısası yaylacılık kültürümüzde, kanımızda var bizim! Öyle ise, böylesine önemli bir konuyu neden ele almıyoruz, neden gündeme getirmiyoruz?
Bizler bu dağlarda çok “çelik/çomak” oynadık. Çiğdem kazdık. Göbelek topladık. Kuytuluklara şelek şelek sığır kuyruğu taşıdık. Şimdi ay ışığında, bir alayçık önünde dostlarla kahve höpürdetmeye, saatlerce süren o doyumsuz kuytuluk muhabbetlerine neler verilmez ki? Evet, hasbel kader Emirdağ’da doğmuşuz, Emirdağlı olmuşuz. Doğa ile iç içe geçen o güzelim gençlik yıllarımızı anımsamamız gerek. Kendimiz için olmasa bile çocuklarımızın, torunlarımızın, gelecek kuşakların bu zenginliklerden yararlanmaları gereğini düşünmeliyiz. Bizler bugün için, böylesi can alıcı sorunları düşünmesek de, çok yakın gelecekte çocuklarımız aynı tasarımları başlatacaklar. Ama bu proje ne kadar önce başlatılırsa, toplum o kadar karlı çıkacak. Şimdiden başlatılırsa, en azından biz ve bizden sonra gelen kuşakların hayatta kalanları, yaşlılık dönemlerini , son yıllarını yaylalarda geçirebilirler. Şimdi bu dağlar yeşille tekrar donatılsa, her koyakta bir güzel çağdaş dinlenme tesisi yükselse, hangi yaşlımız bu olanaklardan yararlanmak istemez ki? Günümüze kadar dünyada dağ turizmine hep yaşlılar ilgi duydu. Oysa ki yalnız yaşlılar değil, gençler ve hatta çocuklar bile yaylacılık sevdirilmelidir. Bizler ne kadar süre uyursak uyuyalım, yakın gelecekte yeni bir sektör, yeni bir zenginlik alanı olarak “yayla turizmi” bütün dünyada yaygınlaşacaktır.
Günümüzde Emirdağ’da geleneksel yaylacılık bitti. Dağlara sahiplenme duygusu kalmadı. Erozyon yamaçları kemiriyor. Dereler susuz. Pınarlar kuruyor. Yeşil yok oldu, oluyor. Yaylacılık can çekişiyor. Bu nedenle dağlar yaslı. Emir Dağları duvağı bozulmuş bir gelin gibi ağlamaklı! Ama hiç önemli değil, bizim kuşaklar bu soruna el atmasalar bile, bizden sonrakiler nasıl olsa yaylacılığa profesyonelce sarılacaklardır.
Değerli hemşehrilerim, sevgili Emirdağlılar! Dünya yeni bir çağ dönüşümü sürecini yaşıyor. Sanayi çağı gerilerde kaldı. Bigisayar denilen alet teknolojik gelişimi, o da işsizliği artırdı. Bundan böyle bu süreç yavaşlamayacak, tersine daha da hızlanacaktır. Zaten şimdiden, işçilerin, öteki emekçi katmanların işsiz kalmaları bütün insanlığı düşündürüyor. Bu nedenle insanoğlu, yeni katma-değer, yeni zenginlik alanları yaratma kanallarını zorluyor. Bozulan istihdam dengelerini yeniden kurmaya, geniş yığınların gelir düzeyini yükseltmeye, özellikle orta sınıfların nicel ve nitel artışını hızlandırmaya çalışıyor. Şu gerçek açıkça anlaşılıyor ki, teknoloji geliştikçe, sanayi üretimi ne denli artarsa artsın, yaratılan zenginlikler geniş halk kesimlerine yansımamaktadır. Bu nedenle ekonomistler, öteki düşünürler gece- gündüz çalışıyor, geniş yığınların gelir konumlarını yükseltecek reçeteler arıyorlar. İşte bu anlamda “yayla turizmi” geniş yığınların yaşam düzeyini yükseltmeye aday en gerçekçi yollardan birisi olacaktır. Doğanın bütün potansiyellerinden yararlanacak bir turizm uygulaması, gerçekten bütün dünyada, alabildiğine yaygın yeni bir zenginlik alanı yaratacaktır. Özür dileyerek söylemeliyim ki, yayla turizmi olayını Emirdağ Dergisinde bu denli geniş ele almam, konunun önemini elden geldiğince açıklayabilmek içindir.
Çok değerli Emirdağ Dergisi okuyucuları! Son yıllarda, ABD Merkez Bankası (FED)’nın Başkanı sayın Benbarke’nin dilinden düşürmediği bir söylem var. O da “Yeşil Ekonomi” söylemi. Yeşil ekonomi genelde, hızlı gelişen teknolojik dinamikler yardımıyla hidro enerji(su enerjisi), güneş ve rüzgar enerjisi vb. gibi doğada bol bulunan temiz enerji çeşitlerinin harekete geçirilmesi, kirli enerjilerin kovulması anlamına gelir. Aslında yeşil enerji kavramı, yalnızca ucuz ve temiz enerji elde etmek değil, aynı zamanda doğanın tüm zenginliklerinden yararlanmayı da içerir. Gerçekten de sanayi çağı süreci doğayı, dolayısıyla tarımı ihmal etti. Bu yetmiyormuş gibi bir de doğayı acımasızca kirletti. Ozon tabakası delindi. Dünyanın genel ısısı yükseldi. Kuzey buzları erimeye başladı. Bunun sonucu İklimler değişim sürecine girdi. Kısacası, ekolojik dengeler alt-üst oldu. “Umut yok. Herşey bitti.” demeyelim. Çünkü günümüzdeki bilimsel gelişmeler bu kötü gidişe “dur!” diyecek kadar güçlü bir düzeye gelmiştir. Geçmişte, sanayi çağında ne denli doğadan uzaklaşıldıysa, bu çağda da teknolojik atılımlar sayesinde “doğaya dönüş” tekrar gerçekleşecektir. Bu anlamda yakın gelecekte dünya kamuoyu yeni bir hizmet sektörüyle tanışacak. Nasıl ki, sanayi çağı “deniz turizmi”ni geliştirmiş ve insanlığa armağan etmişse, önümüzdeki yeni çağ da “yayla turizmi”ni bütün dünyada hızla geliştirecektir. Hatta yayla turizmi bu çağda, sıcak kıyılara dayalı deniz turizmini sollayacaktır. Zira kıyılarda kirlilik ve betonlaşma giderek artmakta, bu inanılmaz tırmanış kıyıların cazibesini gün geçtikçe yok etmektedir.
Yeşil ekonomi uygulamaları insanoğlunu tekrar doğayla kucaklaştıracaktır. Ekolojik dengeler tekrar normalleşecek, insanoğlu bu süreçte organik doğayı ve yeşili tekrar ayağa kaldırmayı başaracaktır. İşte “yeşil ekonomi” kavramı böylesine güncel, böylesine yaşamsal bir konudur. Bu çabalar, yalnızca batmakta olan bir dünyayı kurtarmaya değil, aynı zamanda yöremizde, ülkemizde hatta bütün dünyada geniş kitlelerin işsizlik sorununa, gelir düzeylerinin yükselmesine yeni yollar aramayı da içeriyor. Gerçekten de yayla turizmi, yeni katma-değer alanları yaratmaya yönelik kutsal bir uğraştır.
Sevgili hemşehrilerim, “çıplak dağ neye yarar?” demeyin. Fotoğrafta yüzeyden bakarsak, gerçekten tam takır, çırıl çıplak, işe yaramaz kayalıklar görürüz. Fakat kazın ayağı öyle değil. Emir dağları öyle bir iklim kuşağında ki… bakınız kış yaklaşıyor, dağlarımız hala güneşli. Yani yılın ortalama 7-8 ayı sıcak ya da ılıman. Yağış çok az. Bu nedenle bizim dağlara nemsiz bir doğa egemen. Sizin anlayacağınız, hani “kurşun gibi” derler ya…işte öylesine güzel bir bozkır iklimi. Üstelik, dünyadaki iklim değişiklikleri bizim haritayı olumlu etkiliyor, etkileyecek. Dünya ısısının artması bizim coğrafyada daha ılıman, daha güzel bir iklim oluşturacak. Bu değişimler şimdiden yaşanıyor. Büyük Britanya’da da dağ var. Almanya, Belçika, İsveç, Norveç, Rusya ve Ukrayna’da da dağ var. Hatta bu ülkelerdeki dağlar göz kamaştıracak kadar yeşil. Ama yeşillik tek başına turizm olayını çözmüyor. Herşeyden önce iklim güzel olmalı! İklim aşırı yağışlı ve soğuk olmamalı. Dağlar nemsiz olmalı. Bu ülkeler soğuk kuşakta yer alıyor. Dağları da gereğinden fazla yağışlı ve nemli. Ama bütün bu olumsuzluklara karşın, yine de o ülkeler şimdiden dağlarını “dağ otelleri” ile süslüyorlar. Koşulları ne denli olumsuz olursa olsun, yine de doğadan yararlanma yollarını zorluyorlar. Anadolu’nun ise en çıplak dağı bile hazinedir ama, değerini bilen kim?
Sevgili hemşehrilerim! Yaşadığımız günler, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sürecidir. Geleneksel yaylacılık sona ereli yıllar oldu. Ama bir Gölcük’ü, bir Yağlı Pınar’ı, Isıtma’yı, Gök Kuyu’yu, Diş Kaya’yı anımsadıkça yüreğimiz cızz ediyor. Değerli Emirdağlılar, yaylacılık bizim kültürümüzdür. O güzelim yaylaları unutabiliyor muyuz? Ozanlarımız, yazarlarımız…Fakı Edeer’ler, Fikret Akın’lar, Adnan Durmaz’lar, Kazım Okutan’lar …Yüksel Önaçan’lar, Muharrem Kubat’lar, Halil Erenoğlu’lar unutabiliyorlar mı? Gerçi ozanlarımız hep geçmişe olan özlemi dillendiriyor, gelecekle ilgili köprüler kurmayı sevmiyorlar. Varsın olsun! Kavim, aşiret, oba yaşamı ve o günlerin feodal tatları bile güzeldir. Demek ki bu dağlar yalnızca küçük ve büyük baş hayvanların otladıkları alanlar değil, aynı zamanda belli bir yaşam biçiminin, belli bir tarihsel kültürün de “simgesi”dirler. Sultan Dağlarına, Afyon çevresindeki öteki dağlara, İscehisar’dan Seyitgazi’ye kadar uzanan yeşili bol dağlara neden türküler söylenmiyor, ağıtlar yakılmıyor? Demek ki, bizim dağlarımızın başka özellikleri var. Bilindiği gibi bu değerler, ta Orta Asya’dan bu yana sürdürdüğümüz “göçerlik” geleneğidir. Oba kültürü, aşiret kültürü, “yayla kültürü”dür.
Feodalizm aşılınca, onun asırlardan bu yana biçimlenen kültürü bir anda uçup gitmez. Bence, hala canlılığını sürdürmekte olan bu tarihsel kültür yeni turizm atılımlarıyla örtüştürülmelidir. Hem doğa yeniden hayat bulmalı, hem de ata kültürünün ömrü uzatılmalıdır. Ne olur yani, beş yıldızlı modern bir otelin yanına birkaç “alayçık” ya da “topak ev” sıralansa kötü mü olur? Her koyakta bir dağ oteli olmasa bile, neden moteller, sıra sıra pansiyonlar vadileri süslemesin? Neden Belçika’daki, Hollanda’daki Emirdağlılara, hatta onların Avrupalı dostlarına hitap eden “tatil köyleri” kurulmasın? Bunlar asla hayal değildir! Emirdağ sanayi tirenini kaçırdı ama, “bacasız sanayi” denilen bu tireni asla kaçırmamalı.
Biliyorum, ilk kez dillendirildiğinde “yayla turizmi” olayını kimse önemsemeyecek. Herkes konuyu, günü birlik gidip gelinen “piknik” olayı düzeyinde ele alacak. Oysa ki bu proje bölgesel ya da ülke çapında “pilot bir proje” olarak da ele alınabilir. Zaten, yukarıdaki satırlarda da değindiğimiz gibi, yakın bir gelecekte bu söylediklerimiz gerçekleşecektir. Bizim çabamız konuyu bir an öncegündeme getirmek, etraflıca düşünmek, olgunlaştırmak ve kararlı bir kamuoyu yaratmayı ateşlemektir. Eğri oturup doğru konuşalım; şimdiki çıplak yamaçlar ağaçlandırılsa, dağın her tarafı kalıcı asfalt yollara kavuşturulsa, belli vadiler küçük küçük göletlerle donatılsa, her bir yana enerji hatları çekilse…o zaman bu dağlar cennet olmaz mı?
Bizim dağlar Toros Dağları gibi kayalık değildir. Evet Toros’ların her noktası ağaç. Her taraf ağaç olmasına ağaç ama, Toros’ların çoğu yerinde gezmek bile mümkün değil. Karadeniz yaylaları da öyle. Doğu Karadeniz sürekli yağış alıyor. Bu nedenle dağlar, yaylalar ormanlarla örtülü. Çoğu yerde ağaçların arasına girilmiyor, gezilmiyor. Bizim yaylalarda böyle sorunlar, böylesi olumsuzluklar yok. Toprak bol. Kayalıklar yok denecek kadar az. Yağış az. Nem yok. Tek eksiğimiz ağaç. Fakat günümüzde “ağaçlandırma” sorun olmaktan çıktı. Hükümetler bu konuya gereken önemi veriyor. Yeter ki yetkili kurumlara proje sunulsun. Emir Dağlarının her noktasında her çeşit ağaç yetişebilir. Hatta “bal ormanları” bile kurulabilir. Emir Dağlarının toprağı bol. Erozyon henüz her tarafı kelleştirmedi. Bu nedenle bizim dağlar, ötekilerine göre, kısa zamanda daha çabuk, daha gürbüz ağaç yetiştirir. Bu dağların her tarafı orman olabilir. Bu nedenle bizim dağlar henüz ölmedi. Her an canlanabilir, her an ayakları üstüne dikilebilir. Kısacası, Emir Dağları yayla turizmini omuzlayacak niteliktedir.
Bu tür bir turizm olayına herkes sanki elli yıl, yüz yıl sonra gerçekleşecekmiş gibi bakıyor. Oysa ki, bu olayı sadece “dağların yeşillendirilmesi” olayı olarak görmemek gerek. Bu olay; katma-değer yaratma olayıdır. Bu olay, yeni zenginlik alanlarının yaratılması olayıdır. Bu çağda istihdam yaratmak için “emek-yoğun” sanayi işletmeleri kurmak artık çare değildir. Bu nedenle önümüzdeki tarihsel dönem “hizmet sektörü”nün sınırsız yaygınlaşacağı bir çağ olacaktır. Turizm sektörü, hizmet sektörünün en büyük, en geniş alanıdır. Yayla turizmi ise, turizm sektörünün yeni bir zenginlik alanı olacaktır. Sanayi çağı sürecinde “kıyı turizmi”doğdu ve yaygınlaştı. Şimdi de dağ turizmi yaygınlaşacak. Yayla turizmi süreci bütün dünyada ve ülkemizde şimdiden başladı. Karadeniz yaylalarında “turizm” olayı hızla gelişiyor. Oysa ki, Karadeniz yaylaları yağışlıdır. Güneşi azdır. Her zaman nemlidir. Karadeniz yaylalarının yeşili boldur ama, iklimi turizm açısından fazla elverişli değildir. Emir Dağları öyle mi? Yeşili yokmuş…varsın olsun. Ciddi adımlar atılırsa bu dağlar beş yılda ağaçlandırılır.
Değerli Emirdağ’lılar! Bildiğiniz gibi, yayla turizminin alt-yapısının hazırlanmasında devlet gücü şarttır. Çevre ve Orman Bakanımız, hemşehrimiz Sayın Prof. Veysel Eroğlu Şuhutludur. Veysel Bey bizleri, Emirdağ’ı çok seviyor. Öte yandan yine sevgili arkadaşımız Necdet Demiral, Bahçeler ve Parklar Genel Müdürlüğü Yardımcılığına getirilmiştir. Bildiğiniz gibi, Belçika’da sayısız bürokratımız var. Bu çocukların kimisi bakan, kimi milletvekili, kimisi de belediyelerde önemli görevler üstlendiler. Üstelik bunların %80 kadarı Brüksel’de, yani Avrupa Birliği’nin başkentinde yetişti. Yani, onlardan da yararlanabiliriz. Göreceksiniz bu davaya bizden çok onlar sarılacaktır. Bu nedenle AB kaynaklarından bile sonuna kadar yararlanma olanaklarımız var. Üstadın dediği gibi: “Şeker var, un var, her şey var…helva yapamıyoruz.” Önce bir araya gelip, kamuoyu harekete geçirilmeli. Sonra ciddi bir “vakıf” kurulmalı ve ardından da gerek devlet kurumlarına, gerekse AB’ne dört dörtlük bir proje sunulmalıdır. Bu denli basit, bu kadar kolay bir soruna neden omuz vermeyelim ki? Emirdağ, dağların ağaçlandırılması gibi olağan bir projeyi de gerçekleştiremezse, başka hiçbir toplumsal inşayı yapılandıramaz. Bu olayda alt-yapıyı, yani ağaçlandırma, gölet, enerji, yol vb. gibi en ağır ve en zor işleri devlet ve AB üstlenecektir. Böylesi nesnel temeller hazırlanmadıkça, yayla turizmi yığınsal ve verimli olamaz. Devlet de elbette işin zor tarafını, yani alt-yapının hazırlanmasını üstlenecektir.
Bizce bu olay, önce toplumsal bir ülküye dönüştürülmeli. Bu hedefte herkes tek vücut olmalı. Politik farklılıklar tamamıyla bir tarafa atılmalı ve bütün Emirdağlılar gönüllü olarak bir araya gelmelidir. Yurt dışındaki bütün hemşehrilerimizin, Afyon’un, Eskişehir’in, Bolvadin’in katılımları sağlanmalıdır. Bu doğrultuda ciddi örgütlenmelere gidilmelidir. En geniş birlik sağlanarak büyük bir “vakıf” kurulmalıdır. Vakıf organlarında yurt içinde ve dışında tanınmış bütün hemşehrilerimiz görevlendirilmelidir. Sayın Kaymakamımız, Belediye Başkanımız, Sivil Toplum Kuruluşlarının yöneticileri, bu vakıfta aktif çalışmalıdırlar. Bu girişim, kişisel uğraştan öte, ciddi bir “toplumsal çaba”ya dönüştürülürse, gerçekleşmemesi için bir neden yoktur.
Sevgili Emirdağlılar, yeni değişimler günümüz dünyasında yaratıcı “makro programlar”ı zorunlu hale getiriyor. Yayla Turizmi projesi bütün dünyayı içeren yeni bir kavramdır. Gerçekten bu proje, üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin “kıyı turizmi”nden daha büyük bir öneme ve potansiyele sahiptir. Zira Anadolu dağlarla kaplıdır. Üstelik de bu dağlar turizm için elverişlidir, sonuna kadar bulunmaz nimettir. Daha şimdiden Anadolu’nun her tarafında yayla turizmi girişimleri başlamaktadır. Sanayi çağında dağ turizminden yalnızca “kayak turizmi” anlaşılmıştır. Yayla turizmi paradigması, henüz yeni bir olgudur. Biz dağlarımızda böylesi bir girişimi şimdi başlatmasak bile, çocuklarımız on-on beş yıla kadar mutlaka başlatacaklar. Emirdağ’ın sanayileşmesi gecikti. Yayla turizminde bari geç kalmayalım diyoruz!
Ey yıllardır dağlarımıza, yaylalarımıza methiyeler düzen Emirdağ aşığı ozan, şair, yazar arkadaşlarım…eli kalem tutan gazeteci kardeşlerim! Fakı Edeer’ler, Muharrem Kubat’lar, Fikret Akın’lar, Yüksel Önaçan’lar, Kazım Okutan’lar, Adnan Durmaz’lar…daha isimlerini bu sayfaya sığdıramayacağım değerli yazar/çizerlerimiz! Gelin yumruk olalım, eski nostaljik/geleneksel yaylacılığımızı çağdaş “yayla turizmi” renkleriyle süsleyelim…yeni bir “Emir Dağı”…yeni bir “Türkmen Ocağı” yaratalım. Yaylacılığı omuzlayalım, ayağa kaldıralım!
Yazımı bitirirken acaba diyorum, gün gelir de bu güzelim dağlarda, bu nemsiz, bu ter-temiz, mis gibi yavşan ve kekik kokan yaylalarımızın her deresinde yine eskisi gibi şırıl şırıl çaylar akar mı? Bu yaylaların yamaçları meşe, çam, kayın, çınar, kabaağaç, erik, ceviz, kestane vb. gibi bin bir türlü ağaçla donanır mı? Dağlarımız yeniden o yeşil gelinliğini giyer mi? Gün batarken koyunlarla kuzuların o muhteşem buluşmasını, “emişme” sahnesini acaba bir daha görebilir miyim? Beş yıldızlı olması şart değil, varsın üç yıldızlı olsun… güzel/ temiz bir dağ otelinde, bir motelde, bir pansiyonda ya da bir “topak ev”de, bir “alayçık”ta… sabah serinliğinde uyandığımda önüme konan o mis gibi “teneke kaymağı” ile bir daha sabah kahvaltısı yapabilir miyim?
Acaba…acaba…acaba! Neden hep acaba yahu? Bunlar, bu kadar basit girişimler, böylesi bir çağın teknolojik koşullarında, bilgi çağına doğru yol alırken gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler mi? Bunlar hayal mi, bunlar ütopya mı? Değerli Emirdağlılar, böylesi bir proje çocuklarımıza, torunlarımıza bırakacağımız en kutsal miras olacaktır! Ömer ÖZKAN














