Mezarlık
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Sizden Gelenler
İki adam gecenin geç saatlerinde düğünden dönerlerken kestirme olsun diye mezarlıktan geçiyorlardı... Mezarlığın tam ortasına geldiler ki ''tap-tap-tap'' diye bir ses karanlıkların,esrarlı gögelerin arasından gelmeye başladı...
İki adam korkudan titreyerek,nefeslerini tutarak,sisleri dağıtarak mecburen yollarının üzerindeki sesin kaynağına yaklaştılar... Bir baktılar ki, yaşlı mı yaşlı bir adam MEZARIN birine oturmuş,elinde çekiç ve keski, MEZARTAŞINI oyuyor...
'' Ooohh ! '' dedi adamlardan birisi ;
'' Usta bizi korkudan öldürüyordun !.. Vallahi hortlak sandık.. Gecenin yarısında çalışıp da ne yapıyorsun ? '' ''Cahil hergeleler ! '' dedi yaşlı adam homurdanarak..'' ADIMI MEZAR TAŞINA YANLIŞ YAZMIŞLAR DA...! ''
ERTUĞRUL ALTINEL
Kertenkele
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Sizden Gelenler
Evini yeniden dekore etmek i isteyen Japon,. bunun için bir duvarı yıkar.JAPON EVLERİNDE genellikle iki tahta duvar arasında çukur bir boşluk bulunur...
Duvarı yıkarken;,orada dışarıdan gelen bir çivinin, kertenkelenin ayağına battığını ve kertenkelenin sıkıştığını görür.Japon,bu durumu gördüğnde kendini kötü hisseder ve aynı zamanda meraklanır.Muhtemelen bu çivi 10 yıl önce,ev yapılırken çakılmıştı.
Peki nasıl olmuş da kertenkele bu pozizyonda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamayı başarmış? Karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamak çok zor olmalı...Böylece Japon çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi merakla izlemeye başlar.Bu izleme esnasında ,nereden çıktığını farkedemediği başka bir kertenkele gelir.Japon gördüğü manzara karşısında hayrete düşer.Çünkü;Gelen kertenkele ağzında taşıdığı yemekle,ayağı civili kertenkeleyi beslemektedir.Demekki, bu besleme 10 yıl boyunca devam etmiş.Sonunda,kertenkelenin ayağındaki çiviyi çıkarır ve hürriyetine kavuşturur.
Bunun nasıl bir dostluk olduğunu görür ve bu gördüğü dostluğu her yerde anlatır.
NE DİYELİM,UMARIM HEPİMİZ BİRİLERİNİ YAŞAMAYA BAĞLI TUTMAYA VESİLE OLURUZ...
ERTUĞRUL ALTINEL
Emekli,EMİRDAĞ HUZUREVİ MÜDÜRÜ
Emirdağ’ın Sorunu
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Yıllardan beri tartışılıyor. Siyaset tartışıyor, halk tartışıyor. “Emirdağ nasıl kalkınacak? Nasıl sanayileşecek? Dışarıya, özellikle Avrupa’ya göç nasıl önlenecek?” 40-50 yıldır bu sorular Emirdağ’lının gündeminde. Önceleri, 1960’lı, 1970’li yıllarda devlet bizzat yatırımlar yapıyor, fabrika bacaları tüttürüyordu. Bu yolla, yani siyaset yoluyla Emirdağ’a bir fabrika kurulamadı. Sonradan, 1980’ler sürecinde Avrupa’ya aşırı göç veren yöremiz giderek küçüldü, nüfus erozyonuna uğradı. Dolayısıyla siyasetteki ağırlığını yitirdi.
Bu yıllarda gözler Belçika ve Hollanda’da yoğunlaşan hemşehrilerimize çevrildi. Belediye yetkilileri bu ülkelere gittiler. Çalışan işçilerden parasal kaynaklar toplandı. EM-DER adında bir deri fabrikası girişimi oldu. Fakat bu girişim fiyaskoyla sonuçlandı. Yurt dışındaki Emirdağ’lılardan toplanan bu paraların çar-çur edilmesi, Avrupa destekli sanayileşme umutlarını yok etti. Sonradan İsmet Güler’in Belediye Başkanlığı döneminde Brüksel semt belediyelerinin destekleri arandı. O girişimler de sonuç vermedi.
Böylece Avrupa’ya yerleşen Emirdağ’lılardan umut kesildi ama, şimdi de yurt içindeki Emirdağ’lı zenginler gündemi işgal ediyor. “Emirdağ’ı seviyorsanız, gelin yatırım yapın” türünden baskılar yapılıyor. Valla girişimciler, hele hele sanayiciler kimsenin lafına bakmaz. Hangi dalda olursa olsun, Emirdağ’da karlı bir iş görürlerse onları kimse tutamaz. Gelirler, işletmelerini kurar, kazançlarına bakarlar. Hiçbir sanayici fizibilite yapmadan, kar edeceğine inanmadan yatırım yapmaz. Parasını çöpe atmak istemez. Toplumun önüne düşenler bu gerçekleri görmek, bilmek zorundadır.
Peki, bundan sonra ne olacak? Emirdağ böylesi kısır döngüleri yaşamaya devam edecek mi? Organize Sanayi Bölgesi faaliyete geçti. Haritadaki Emirdağ Organize Sanayi Bölgesinin yeri çok önemlidir. Organize sanayimizin hem yeri güzeldir, hem de İzmir-Ankara karayolu üzerindedir. Bu yol Anadolu’nun kalbidir. Öte yandan ilimiz hala “kalkınmada öncelikli iller” statüsündedir. Sanayici penceresinden böylesi olanaklar, kalkınmada öncelikli illere has teşvik, vergi ve sigorta muafiyetleri bulunmaz fırsatlardandır. Bizce bu olanakları başka yerlerde bulmak zordur. Bu nedenle Organize Sanayi Bölgemizin istikbali parlaktır.
Bizim başka projelerimiz var. Siyaset sıcaklığını kaybetti. Bundan böyle Emirdağ’ımızın sorunlarını gündeme getirmeye çalışacağız. Aslında çağ değişiyor. Dünya değişiyor. Küresel rüzgar yeni kapılar açıyor. Çağımızın en büyük olayı bilginin, teknolojinin gelişmesi oldu. Bu süreçte bilgisayar denilen alet değişimlere damgasını vurdu. Üretim ve hizmet sektörlerinde çalışan kitleleri işinden etti. İşçiler, ücretli çalışanlar işlerinden oldu. Örneğin bir işletmede 100 kişi çalışıyorsa, bu sayı kısa zamanda 20 kişiye düştü. Bir bankada 50 kişi istihdam ediliyorsa, bu sayı 10-15 kişiye indi. Kısacası, teknoloji çalışan insanları işinden etti.
Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Neden anlatıyoruz? Çünkü bundan böyle hizmet sektörü inanılmaz atılımlar yapacak, özellikle turizm sektörü gelişecek. Turizm denildiğinde akla hemen kıyılar, yani “deniz turizmi” gelmektedir. Oysa ki ülkemiz, “yayla turizmi” konusunda
akıl almaz bir potansiyele sahiptir. Biz, gelecek yazılarımızda bu konuyu eşelemeye devam edeceğiz. Siz de bizi okumaya devam edin! 21.09.2010 (www.emirdag.com)
Enüs Koç
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Biyoğrafiler
Enüs KOÇ, 15 Mayıs 1967 yılında Yeniköy, Emirdağ’da doğdu.
İlkokul 4. sınıfa kadar Yeniköy ilkokulunda okumuş,. İlkokul 5. sınıfı ise Eskişehir Emek İlkokulunda bitirdi. Orta öğrenimini ise 1981 Yılında Eskişehir 19 Mayıs Ortaokulunda, lise eğitimini 1983-1984 yılları arasında Eskişehir Endüstri Meslek Lisesinde okumuş ve birincilikle mezun oldu.
1984-1988 Yılları arasında 4 yıl boyunca lisans eğitimini Trabzon Orman Endüstri Mühendisliğinde lisans eğitimini almış ve ikincilikle mezun oldu.
1988 Yılında Eskişehir Sunta Fabrikasında iş hayatına başladı.
1989-1990 Yılları arasında askerlik görevini tankçı asteğmen olarak Gelibolu’da yaptı.
1990-1993 Yılları arasında İnegöl İstaş-Starwood A.Ş. de mühendis ve yönetici olarak görev yaptı.
1993-2000 Yılları arasında Kastamonu Entegre A.Ş. Gebze Tesislerinde çalışıp İşletme Müdürlüğüne kadar yükseldi ve bu şirkette çalışırken Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsünde okuyarak M.B.A master derecesini alıp bilim uzmanı olarak mezun oldu.
2000 yılında ise İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesinde Mühendislik Masteri yaparak Orman Endüstri Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. Yurt dışında Akademik dergilerde bilimsel yazıları yayımlandı.
2000-2006 Yılları arasında SFC Entegre Orman ürünleri A.Ş’ de (Kastamonu) Fabrika Müdürü olarak çalıştı ve aynı anda Dortek Kapı A.Ş fabrika müdürlüğü görevini de yürütmüştür ve çalıştığı dönemde 60 Milyon Euro’luk yatırımla şirketin rekabet gücünün artırıcı teknoloji ağırlıklı çalışmalarda bulundu.
2006 sonu - 2007 Yılı içinde 6 Ay süre ile İngiltere Londra’da eğitim amacıyla bulundu.
2007 Yılından bu yana Kastamonu da 3 ayrı fabrika da 750 kişinin çalıştığı, 150 milyon $ yıllık ciro yapan Kastamonu Entegre; Kastamonu(Kastamonu Yonga ve Lam Tesisleri ile Organize Sanayi Bölgesinde kurulan yeni fabrikaları.) ve Samsun Fabrikalarının Fabrikalar Direktörlüğünü yürütmektedir.2007 Yılından sonra Kastamonu Organize Sanayi Bölgesinde 150 Milyon $’lık Türkiye’nin en büyük orman ürünleri entegre tesislerinin kurulumunda 60 mühendisle birlikte bizzat görev aldı.
Şuana kadar Dünya’da 20’nin üzerinde ülkeyi genelde iş seyahati amacı ile gezmiş olup, en büyük arzusu bizim ülke olarak neden geri kaldığımız ve bu açığı kapatmak için neler yapmamız gerektiği üzerine kafa yormaktır. Yeni kurulan fabrikalarda ve yönetiminde hep daima iyinin yakalanması için gayret göstermektedir.
Demokrasi Sınavı
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Beklenen gün geldi. Referandum yapıldı. Muhalefetin amacı Anayasa oylamasını genel seçim
havasına dönüştürmekti. Bu hedefe ulaştılar ve demokrasi sorununu bir yana atmayı başardılar. Böylece
Sayın Kılıçdaroğlu rüştünü ispat etti. CHP'nin tek liderinin kendisi olduğu gerçeğini kabul ettirdi. BDP Kürt
sorununda çözümün zorunlu olduğu gerçeğini bir daha gündeme taşıdı. MHP ise tabandaki kaymalara engel
olamadığı için en çok zararı uğrayan parti oldu.
Bu referandumun en büyük kazanımı; AKP'nin demokrasi mücadelesi konusunda kararlı tek parti
olduğunu somut olarak ortaya koymuştur. AKP dosta düşmana karşı Türkiye'nin onurunu korumuştur. Darbeleri
bir daha yaşanmamak üzere tarihe gömmüştür. Geniş tabanlı çadaş/sivil bir anayasanın yapılması kanallarını
açmıştır. AKP hukukun üstünlüğü konusundaki samimiyetini sergilemiştir. Konuyu fazla uzatmadan özetleyecek
olursak; 12 Eylül referandumu gerçekten tarihimizin önemli bir "kırılma noktası"dır. Bu anlamda 12 Eylül ülkemiz
demokrasisinin miladı olmuştur,
Şimdi ben özellikle ilericilere, aydınlara, kendisine "solcuyum" diyen çevrelere, hatta referandumda
"hayır" kullanan ülkücülere 12 Eylül 1980 süreci sonuçlarını bir daha anımsatmak istiyorum. 12 Eylül şu acıların
çekilmesini sağladı. 12 Eylül'de:
- 650 bin kişi gözaltına alındı.
- 230 bin kişi yargılandı.
- 7 bin kişinin idamı istendi.
- 517 kişiye idam kararı verildi.
- 50 devrimci ve ülkücü ibret için asıldı.
- 299 kişi Diyarbakır ve Mamak başta olmak üzere cezaevlerinde yaşamını yitirdi.
- 43 kişinin intihar ettiği açıklandı.
- Siyasi partiler kapatıldı, mallarına el kondu.
- 23 bin sivil toplum örgütü kapatıldı.
- Gazetecilere 3 bin 315 yıl hapis cezası verildi.
- 171 kişinin işkenceyle öldürüldüğü belirlendi.
- 71 500 kişi 141, 142 ve 163. maddelerden yargılandı.
- 1milyon 683 bin kişi fişlendi.
- Doğu'da, Güney-Doğu'da binlerce faili meçhul cinayetler yaşandı.
Şimdi bu rakamları neden sıralıyoruz? Bilindiği gibi dün 12 Eylül'ün 30.cu yıldönümüydü. Bu istatistikler de
dünkü günlük gazetelerde yayınlandı. Ben düne kadar günlük gazetelerde böylesi yayınlara ilk kez tanık oluyorum. Ve
şu gerçeği artık açıkça anlıyorum ki, AKP iktidarı gerçekten demokrasi mücadelesi vermektedir. Artık bu gerçekleri
aydınlar şu ya da bu nedenlerle külleyemezler. Demokrasiden yana olduğunu iddia edenler bu partiyi "cemaatçilik"le
suçlayamazlar.Şurası açıkça görülmektedir ki AKP, burjuva demokrasisinin, sivil demokrasinin, üstünlerin hukukunun
değil, hukukun üstünlüğünün tek savunucudur.
Evet, Kılıçdaroğlu çiçeği burnunda bir liderdir. Politikada herşeyden önce kendi koltuğunu sağlamlaştırması zorunluydu,
şimdi bu süreç tamamlanmıştır. Asıl bundan sonraki günlerde sivil Anayasa tartışmaları kızışacaktır. Bakalım Kemal Bey
bu tartışmalarda nasıl bir tavır sergileyecek? Vesayetçi seçkinlerin yanında mı, yoksa gerçekten demokrasi güçlerinin
yanında mı yer alacaktır? Bekleyeceğiz...yaşayacağız...göreceğiz!
Sapına Kadar “Evet”Çiyim
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Bana soruyorlar: “Evetçi misin, hayırcı mı?” Aslında yazılarım rengimin ne olduğunu gösteriyor. Ama ne olursa olsun, düşündüğümüzü somut bir biçimde sergilememiz gerekir. Evet ben sapına kadar “evet”çiyim! Neden?
Bir defa militarizmin sona erme ve askerlerin kışlasına dönme süreci hızlanıyor. Buna ben çok seviniyorum. Çünkü bu memleket ne çektiyse darbelerden çekmiştir. Darbeciler yalnızca darbe yapmakla kalmadılar, her iktidarı ele geçirdiklerinde rejimi biraz daha kontrolleri altına aldılar. Bu durum giderek ülkemizde sivilleşmeyi engelledi. Merkez sağ partilerin yok olmasını, sol bir partinin de serpilip gelişmesini engellediler. Böylelikle demokrasilerin gereği olan sağ iktidarların karşısında gerçek bir sol muhalefetin oluşmasını önlediler.
Ordunun ülkemizde ayrı bir yeri vardır. Askerliğe saygıya, askere saygıya diyeceğimiz yok. Fakat askerlerin ayrıcalıklı bir sınıf olmalarına da saygı duymak zorunda değiliz. En yüksek maaşı onlar alır. En güzel lojmanlarda onlar oturur. Kıyılarda, en güzel dinlenme tesislerinde onlar tatil yapar. En güzel ordu evlerinde onlar yer-içer, onlar eğlenirler. Askerlerin mahkemeleri bile ayrıdır. Ben beni bileli, yıllık bütçelerin en az %40 kadarı savunmaya ayrılır. Kısacası, ülkemizde askerler halktan tamamen ayrı, imtiyazlı bir zümredir.
Bu durum cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda zorunluydu diyelim. Ama hala o kuruluş yıllarında mıyız? Bu toplum ordunun gereksinimlerini bir kambur gibi hala taşımak zorunda mıdır? Elbette değil!
Ordu kendisini “devletin ve sistemin” sahibi sanıyor. Bu nedenle “parlamento üstü” bir güç olduğuna inanıyor. Oysa ki, halkımız tek parti dönemine, jandarma dipçiğine 1946’larda bayrak açmış ve kazanmıştır. Bu halk her darbe ertesinde, askerlerin karşısında hangi siyasal parti varsa onu, ezici çoğunlukla iktidara getirmiştir. Askerler, yüksek yargı, öteki statükocu güçler hala bu gerçeği görmek istemiyorlar. Ama ilk kez onlarla bütünleşmeyen, ilk kez onların baskılarından korkmayan bir hükümet var karşılarında. Kesinlikle inanıyorum ki, bu Anayasa Oylaması vesayet rejiminin, askersel/bürokratik oligarşinin çözülüşünü hızlandıracaktır. Kesinlikle inanıyorum ki, 13-Eylülden itibaren son askeri anayasanın tümden değiştirilmesi tartışmaları gündemi dolduracaktır.
Bu ülke kardeş kavgasından bıkmıştır. Bizim gençlik yıllarımızda sağ-sol çatışması körüklendi. Devlet içinde yuvalanan çeteler kardeşi kardeşe kırdırdılar. 1970-80 arası yıllarda, günde ortalama 20 kişi öldürülüyordu. Bugün yine aynı güçler işbaşındadır. Bugün de kardeşi kardeşe kırdırıyorlar. Otuz yıldan beri 40 binden fazla genç katledildi. Bu katliam, bu cinayetler hala önlenmek istenmiyor. Bazı çevreler kardeş kanının akmasından nemalanıyor. Silahların gölgesinde sürdürülmeye çalışılan bu vesayet sistemi kimin çıkarınadır?
Balyoz’cular kimdir? Albay Dursun Çiçek kimdir? Bir avuç serseri 75 milyonun kaderiyle oynama hakkını nereden alıyor? Ordunun en üst kademesi, Genel Kurmay Başkanlığı ve çevresi bu çeteleri neden korumak istiyor? Bu halkın kavgasız, güneşli günlerde yaşamaya hakkı yok mu?
En çok tabandaki halkın, sokaktaki sıradan vatandaşın demokrasiye sahip çıkmasına seviniyorum. Öteki nedenler bir tarafa, en çok askerlerin parlamento-üstü konumlarını terk etme sürecinin hızlanmasına seviyorum. Tarihimizde ilk kez demokrasi gemimiz okyanuslara yelken açıyor. Ben bu gelişmeler karşısında genç sevdalılar gibi göklere uçuyorum. Tüm bu gerçeklerden hareketle bütün onurumla Anayasa Oylamasına “evet” diyorum!
İki Demokrasi Anlayışı
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Referandumda “evet” oyu kullanacağını açıklayan eski genel başkan Sayın Süleyman Soylu Demokrat Parti(DP)’den ihraç edildi. Sayın Süleyman Soylu:”12-Eylül referandumu demokrasinin rönesansı olacaktır.” dedi ve şöyle ekledi:”Referandum benim ihraç edilmemden daha önemlidir. O gün, milli iradenin iktidar olacağı gündür. Ben ferdim. Bir fert mağdur olabilir. Ama bir fert mağdur olurken bütün ülke mağrur olacaktır.” Süleyman Soylu başından beri rengini belli ediyor, nasıl bir demokrat olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Süleyman Soylu’nun adaşı Süleyman Demirel de, referanduma gitmekle AKP’nin ülkeyi ikiye böldüğünü, toplumu kamplara ayırdığını savunuyor. Bu iki demokrasi anlayışı, 12-Eylül’de oylanacak referandum kavgasının özüdür.
Yine DP Genel Başkan yardımcılarından Sayın Nevzat Ceylan Genel İdare Kurulu’ndan 9 arkadaşıyla birlikte Palan Otelde bir basın toplantısı yaptı ve:”Cindoruk yönetiminin bu ihraç kararı ‘DP misyonuna ihanet’tir.” dedi.
Bu tartışmalar, zaten iyice küçülen DP saflarında büyük çalkantılara yol açtı. Böylesi gelişmeler DP’nin geleceği açısından değil de, günümüzde verilen demokrasi kavgası yönünden çok önemlidir. Şöyle ki, zaten Cindoruk Demirel’in emanetçisidir, gölgesidir. Ağasının ağzından ne dökülürse o da onu papağan gibi tekrarlar. Bizce demokrasi sürecinde Demirel çizgisinin hiç önemi yoktur. Süleyman Soylu ve Nevzat Ceylan’lar ise, ta başlarda ezilen demokrasinin sivilleşmesi hareketinin, Menderes Hareketinin günümüze yansımasıdır. Böyle bir pencereden bakıldığında, bu iki anlayışın tarihsel süreçte nasıl biçimlendiği konusunun incelenmesinde yarar görüyorum.
Bilindiği gibi, ikinci dünya savaşı var olan dünya dengelerini yeniden biçimlendirdi. Sovyetler Birliği tek sosyalist ülke iken, savaş sürecinde Doğu Avrupa ülkelerinin hemen hemen tümü sosyalizme geçerek “Dünya Sosyalist Sistemi” oluştu. Böylelikle dünya iki düşman kampa, iki uzlaşmaz kampa bölündü. Bu oluşumda ABD kapitalist ülkelerin liderliğini tam olarak ele geçirdi ve kapitalist dünyanın “jandarma”sı oldu.
Dünya iki düşman kampa bölündükten sonra Türkiye’nin önemi bir kat daha arttı. Sovyetlerle komşu olmamız jeo-politik konumumuzu ileri boyutlara taşıdı. Bu koşullarda ABD Türkiye ile yakın bağlar kurmaya özen gösterdi. Türkiye’nin NATO’ya alınmasına öncülük etti. Menderes Hareketini destekledi. Marchall planıyla büyük ekonomik yardımda bulundu. Amaç; sosyalizm tehlikesine karşı Türkiye’yi “ileri karakol” olarak kullanmaktı.
Fakat 1960 darbesi bütün bu planları alt-üst etti.
Bu gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni koşullara göre Pentagon yeni politikalar üretti. Zaman kaybetmeden ABD’de mühendislik eğitimini tamamlayan, politik hiçbir birikimi bulunmayan sıradan birisini, yani Süleyman Demirel’i apar-topar Türkiye’ye gönderdi. Bir ay gibi kısa bir sürede de Demirel’i, kapatılan Demokrat Parti’nin devamı olan Adalet Partisi’nin genel başkanlığına seçtirdi. Demirel’li AP ilk seçimde, 1965 genel seçimlerinde
halkın ezici çoğunluğunun oyunu alarak tek başına hükümeti kurdu.
İşte bu seçim zaferi, zaten 1948’lerde NATO’ya alınan Türk Ordusunun ve onun lider kadrolarının ABD’de eğitilmesini, Türk dış politikasının ABD politikalarıyla iyice örtüşmesi sürecini hızlandırmıştır. “Soğuk savaş” stratejilerine ülkemizin daha çok alet edilmesini ve “vesayet demokrasisi”nin daha da pekişmesini sağlamıştır.
İşte Süleyman Demirel ve onun piyonu Cindoruk’ların telaşı bundandır. Militarist rejimin, vesayetçi sistemin temelleri çatırdıyor. Koskoca Menderes hareketi küçüldü. Demirel enkazın altında kaldı. Cindoruk batan gemiyi statükoya sarılarak, eskiyen-kokuşan rejime sığınarak kurtarabilir mi? Asla! Elbette bu soylu kavgayı Süleyman Soylu’ların, Nevzat Ceylan’ların demokrasi anlayışı kazanacaktır!
Sayfa 427 / 497














