Siyasî Taraf Olmak(1)
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Yüksel Önaçan
Arkadaşımın teknesiyle o kış ortası, "şööle bi dolaşak," diye, denize açılıyoruz. Sayımız fazla değil.
Deniz sakin. Martılar, kısa bir süre bize eşlik ettikten sonra uzaklaştılar. Tekneyi saran kırağı çözülmeye başladı. İki alüminyum bira kutusu beş metre aralıkla sağ tarafımızda raksediyor.
Arkadaşlar aralarında çok zevk almakta oldukları, birbirlerinin ağzından sözü almalarından belli, bir sohbete dalmışlar. Konu yerel seçimlerde:
—Kim, nasıl, ne olur?
Artık yurdumuzda da bu mevsim muz, domates, biber her sofrada bulunuyor. Peynirin daniskaları da öyle. İçecekler, Avrupa'daki fiyatlardan çok yüksek olmasına rağmen her çeşiti var ve çoğu da alabiliyor.
Her 'demir at, demir al'larla birlikte şehrimizin önce eksiklerini masaya yatırıyoruz(bu cümle, en gıcık olduğum cümle), sonra da tek tek o eksikleri tamamlıyoruz. Şehrimiz, şehir görünümüne tarafımızdan çevrildikten sonra, dönüyoruz.
Tekneyi yerine bağlayıp, indikten sonra görüyoruz ki, bizim teknede yaptıklarımızı el oğlu bozmuş; eski görünümüne getirivermiş.. İkiellilik yaya yolu, dördüncü çay bahçesinden itibaren bir metreye dönüşüvermiş ve bir diğeri de bu yetmezmiş gibi ortasına iki demir direk çakmış.
Üşüdük ya, çorbacıya giriyoruz. Televizyonda spiker ha bre bir şeyleri masaya yatırıyor. Tüm gözler, spikere dikilmiş, kulaklar oynuyor.
Memleketin başbakanı "One minute!" diyor.
Kaşıkları bırakıyor tüm müşteriler, alkışlıyor başbakanlarını.
Parti liderleri başbakanın sözlerine yorum yapıyor. Arkadaşlarımın partisi lideri, muhalefet olmasına rağmen başbakanın sözlerini tasvip ediyor. O da alıyor hakkına düşen alkışları. Masadakiler, millî birlik ve beraberlikten bahsediyorlar. Muhalefet olan liderlerinin bu tutumu karşısında ona daha bir hayran kalıyorlar.
Şehrimizi değil sadece, Türkiye'yi boş veriyoruz; derdimiz, Filistin ve İsrail…
Ertesi gün yine haber saatinde aynı arkadaşların çoğuyla birlikte yine haber saatinde biraradayız.
Muhalefet lideri başbakanın tavrına yorum yapıyor:
— Tavır doğru, üslup yanlış. Bir başbakana yakışmıyor.
Arkadaşlarım birbirlerinin yüzüne, sonra da çevresindekilere bakıyor. Ağız birliği etmişcesine:
—Doğru söylüyor.
Görüyorum ki siyasî taraf olmak insanın kendisine özgü fikir ve düşüncelerine özgürlük tanımıyor.
Demirel’in Dönüşü
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Geçtiğimiz Perşembe günü Demirel sahneye döndü ve ayağının tozuyla dedi ki: “AKP ülkeyi bölmüştür.” Düzenle uzlaşan gazeteler Demirel’in demecini anlata anlata bitiremiyorlar. Gazeteler ondan: “Türk siyasi tarihine damgasını vuran duayen” olarak söz ediyorlar.Demirel gerçekten büyük(!) ve usta bir politikacımızdır. Zira Demirel Başbakanlığı sırasında iki kez askeri darbeyle karşılaşmış ve ikisinde de şapkayı atarak kaçmıştır. Bu anlamda Demirel gerçekten usta politikacıdır. Şimdi bu adam kalkıyor “AKP ülkeyi bölmüştür” diyor. Sayın Demirel, adama sormazlar mı: “1970’li yıllarda, Milliyetçi Cephe politikalarıyla ülkeyi düşman kamplara bölen siz değil miydiniz?” Ülkenin en güzide evlatlarının, faili meçhul cinayetlere kurban gitmesini seyreden de herhlde sizdiniz. Demokrasi istemekten başka suçu olmayan yurtseverleri derin devlet provokasyonlarıyla sindirmeye çalışmadınızmı? Aynı yıllarda kardeşi kardeşe kırdırtmaktan asla çekinmeyen yine siz değil miydiniz?
Demirel Türk siyasetinin duayeni filan değildir. Tersine Demirel, gerçekleri ters-yüz ederek halkı uyutan en büyük “demogog”tur. Can çıkar, huy çıkmaz! Demirel yine demogoji yapıyor. Diyor ki: ”Eskiden ben Kürdüm, Çerkezim, Türküm diye bir şey mi vardı? Kürt açılımı deyince ‘ben Kürtmüşüm, o halde benimde haklarım var’ dediler. Bunlara hiç gerek yoktu.” Sayın demogoji ustası, sana soruyoruz: “Kürt demokratik istemleri gerçekten Kürt açılımı politikasıyla mı başlamıştır? Yoksa bu ulusal sorunun tarihsel kökenleri mi vardır?” Bu gerçeği dağdaki Sağır Sultan bile bilir ama, gelgör ki Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunmuş, kırk yıldan bu yana ülkenin siyasi yaşamına damgasını vurmuş bir kişi olarak Demirel bile hala gerçekleri görmezlikten geliyor.
Sayın Demirel, sen demokrasiden korkarsın. Sen her fırsatta, oy kaygısıyla Demokrat Parti’nin devamı olduğunu söyledin ama, Menderes’in çizgisini, demokrasinin tabana yayılmasını, demokrasinin sivilleşmesini hiçbir zaman istemedin. Vesayet rejimine hiç karşı çıkmadın. Menderes’i asanlarla her zaman uzlaştın ve hala uzlaşıyorsun. Fakat halk sürü değil ki! Dünya yeni bir çağa adım atıyor. Değişim rüzgarları elbette insanımızı da etkiliyor. Tarihsel ilerlemeyi kavramak istemeyen sensin. AKP tam olmasa bile en azından değişimlere, küreselleşmeye ayak uydurmaya çalışıyor. Kürt halkı koyun değil ki, bıraktığın yerde otlayıp dursun. Onlar da bu memleketin evladı. Onlarda elbette demokrasinin nimetlerinden yararlanmak istiyorlar. Ama sen Kürtleri kardeş olarakgörmedin ki.
Sen:”Bravo bravo…ikilik çıkardılar” diye AKP hükümetine çamur atmaya yelteniyorsun. Ama eski yol arkadaşın, Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil Çiçek saldırılarını ne güzel yanıtlıyor. Sayın Çiçek:”Demirel az konuşsun. Biz onun yapmadıklarını yapıyoruz.” diyor. Otur oturduğun yerde Demirel Efendi! Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan bir birey olarak saygınlığını yitirme!
Senin saltanatın kaybolalı, senin çağın geçeli yıllar oldu. Köprülerin altından çoook su geçti. Korkma ülkemiz batmıyor. Tersine halkımız sorunlarının bilincine varıyor. Senin bastırmaya çalıştığın demokrasi mücadelesi filizleniyor, boy veriyor. Halkımız kabuğunu kırıyor, tüm engellere rağmen “Konuşan Türkiye” gerçek oluyor.
Sayın Demirel, demogojide ustalaşmak hüner değildir. Evrensel demokrasiyi inşa etmede var mısın, yok musun…onu söyle?
Korku Dağları
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Toplum kabuğunu çatlatıyor. Eski ile yeni her alanda karşı karşıya geliyor. Çatışmanın, kamplara bölünmenin temel nedeni budur.Toplumda herkes aynı şeyleri, aynı biçimde düşünmek zorunda değildir. Aslında demokrasi dediğimiz şey de bu değil mi? Öyleyse herkes herkesin düşüncesine saygı duyacak. “Benim düşündüğümü neden düşünmüyor?” diye, kimse kimseye saldırmayacak, kimse kimseye baskı yapmayacak, kimse kimseyi aşağılamayacak. Bunlar, yalnızca demokrasinin değil, aynı zamanda insanlığın da erdemleridir.
Toplumdaki derin uçurumlardan, düşünce ayrılıklarından, kamplaşmalardan korkuya kapılmak doğru değildir. Bu anlamda ülkemiz zaten çok renkli bir mozaiktir. Toplumsal yapımızda alevi-sünni, Türk-Kürt, dinci-laik gibi farklılıkların olması son derece doğaldır. Ama böylesi farklılıklardan yararlanarak toplumu “düşman kamplar”a bölme çabasında olanlar var. Demokrasiden nasibini alamayan zavallıların her biri bir uçurumu derinleştirme sevdasındadır.
Solcu, sosyal demokrat ya da laik aydınların çoğu, AKP’nin dinsel bir parti olduğunu, bu nedenle hükümetin takiyye yaptığını, eninde sonunda konumlarını güçlendirdiği zaman, mutlaka ve mutlaka din temelli teokratik bir yönetime geçeceğini dillendirip durdular. Zavallı Deniz Baykal bu anlamda toplumu germekten kaçınmadı, tersine böyle politikalarla CHP’yi güçlendireceğini sandı. İnsanların kafasında asılsız “korku dağları” yarattı. Peki, sonu ne oldu? Ne olduğu belli… Kendi kazdığı kuyuya kendisi düştü.
Bu yazının amacı bunları anlatmak değil. Biz asıl konuya, yani AKP’nin en sonunda din devleti kurup kuramayacağı konusuna değinmek istiyoruz. Gerçekten kimi aydınların korkuları yerinde midir? Yoksa bu korku dağları edebiyatı eskimiş siyasetlerin yalnızca propaganda malzemesi midir? Konunun püf noktası budur. Açıklayalım.
Soruyoruz: “Günümüz İran’ında dışa açılan bir tek büyük sermaye şirketi var mı?” Yalnız Iran değil, Dubai ve bazı küçük emirlikler dışında, aşırı petrol zengini Suudi Arabistan, Irak, Küveyt, Libya, Mısır, Suriye, Tunus, Ürdün vb. gibi ülkelerde acaba bir tane küresel büyük şirket var mı? Bizim bildiğimiz yok! Hiç düşündünüz mü, bunun nedeni nedir?
Söyleyelim. Bu ülkelerin hemen hemen hepsi aşırı petrol kaynaklarına sahipler. Üst yönetimleri yıllardan beri dolar deryasında yüzüyor. Bu avantajlara sahip olmalarına rağmen, hiç birisi üretime yönelmedi. Krallar, emirler, şeyhler ülkelerinin kalkınmasını, sanayileşmeyi istemedi. İşte şeriat ya da İslam cumhuriyeti böylesi koşullarda yaşar.
Sanayileşmemizde dinci çevrelerin çabasıyla oluşan ve gelişen “İslami sermaye”nin emeği önemlidir. Bugün Müsiad’ın çoğu üyesi AKP’ye destek veriyor. Anket yapın, tek tek sorun bakalım, acaba bu sermayedarların kaç tanesi kapalı ekonomiyi savunacak? Kaç tanesi dışa açılmayı reddedecek? Kısacası, ülkemiz açısından küreselleşen bir dünyada içe kapalı İslami yönetim modellerini hayal etmek bile mümkün değildir.
Adana’nın, Kayseri’nin, Konya’nın, Denizli’nin, Gaziantep’in, Mersin’in, Afyon’un, Eskişehir’in…yani Anadolu’muzun genç girişimcilerine güvenin! Onlar ülkemizi bataklığa değil, aydınlık geleceklere taşıyor!
Demokrasi Geleneği
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
İngiltere Başbakanı David Cameron Ankara'ya geldi. İngiltere'nin yeni başbakanı bizi en içten destekleyen liderlerdendir. O: “ Türkiye'nin kampın bekçisi olabileceğini, ama çadırın içinde oturamayacağını” söyleyenlere ateş püskürüyor. Sayın Cameron doğrudur. Ülkemiz gerçekten de yükseliyor. Ekonomimiz büyüyor ki, dışa açılım hızlanıyor. Küreselleşmeye uyum sağladığımız için giderek zenginleşiyoruz.Bütün bu gelişmeler bölgemizdeki, özellikle de Müslüman dünyasındaki ağırlımızı artırıyor. Başta ABD olmak üzere, çoğu AB yönetimleri bu gelişmeleri değerlendiriyor. Türkiye sıradan bir ülke olmaktan çıkıyor. Kendi coğrafyasında “merkezi bir güç” haline geliyor.
Bu gelişmeler elbette bizlere kıvanç veriyor. Dün neredeydik, bugün nerelere geldik! Fakat bu güzel gelişmeler bizi yanıltmamalı. “AB bizi eninde sonunda kabul eder” gibi bir yanlışa asla düşmemeliyiz. Neden?
Evet, ekonomik büyümemize AB ülkeleri de hayran. Sanırım bu şart artık aranmaz. Başta şu gerçeğin altını çizmek gerekiyor. Bizim tarihimizde “demokrasi geleneği” yoktur. 1946'da Demokrat Parti: “Yeter artık, söz milletin” dedi, sivil demokrasiye yönelimi o günkü koşullara göre başlattı. Ama askerler bu gelişimi hazmedemediler. 1960 darbesiyle hala üstesinden gelemediğimiz “vesayet Demokrasisi”nin temellerini sağlamlaştırdılar.
Bu konular elbette bu küçük makalede etraflıca incelenemez. Kısaca özetlemek gerekirse; Avrupa günümüzdeki sanayi toplumunu, en az 300 yılda oluşturdu. Bizse sanayileşmeyi 50-60 yıla sıkıştırdık. Evet, bugün biz de sanayileşmiş bir ülkeyiz. Bu, övünülecek bir gelişmedir. Fakat sanayileşmenin içini demokrasiyle dolduramadık. Çünkü yukarıda vurguladığım gibi, demokrasi geleneğimiz yok. Bizde demokrasi yukarıdan aşağıya pompalandı. Demokrasinin tabana yayılması engellendi. Hala frenlemeye çalışan statükocu güçler var.
AB ülkeleri diyor ki: “Ekonomik başarılarınızı demokratik gelişimle süsleyin. Barışı, özgürlüğü, kardeşliği sağlamlaştırın. Kürtlerle ayrışmaya son verin. Bizler, otuza yakın devlet, altmıştan fazla halk, soğuk savaş yıllarını geride bıraktık. Siz de kendinizi yenileyin. Demokrasinizi evrensel ilkelerle donatın. Ondan sonra gelin aramıza.” Ne dersiniz? Avrupa'lılar haklı değil mi? Aslında onlar ne ekonomik büyümeye, ne uygarlıkta geri kaldığımıza, ne de Müslümanlığımıza bakıyorlar. Onlar tek bir konuda hassaslar. O da; evrensel demokratik ilkeler. Yani, demokrasimizin olgunlaşması.
Ne dersiniz…son İnegöl ve Dörtyol olayları bu görüşleri doğrulamıyor mu?
ÖMER ÖZKAN
Odyolog Hamza Özdemir
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Biyoğrafiler
1970 yılında Emirdağ da doğdu. İlkokulu Atatürk İlköğretim okulunda, Liseyi Emirdağ Lisesinde tamamladı. 1990 yılında Hacettepe Odyometri bölümünü birincilikle tamamladı. Aynı yıl İhsan Doğramacı ödülüne layık görüldü. 1 Yıl Konya da özel işitme merkezinde çalıştıktan sonra Belçika’ya yerleşti.
1999 yılında İkinci kez Odyoloji bölümünü Belçika’da başarıyla bitirdi. Yaptığı tez çalışmasında alanında eksikliği hissedilen ve bulunmayan yeni Konuşma test Materyalleri geliştirdi, uyguladı ve standardize etti. Bu testlerin doğruluğu ve kullanılabilirliği Avrupa’da ispatlandı. 5 dilde tercüme edilen testler dünyanın her yerinde günümüz türkçesi konuşan yetişkin ve çocuklar üzerinde:
KBB polikliniklerinde
Odyoloji ünitelerinde
Rehabilitasyon merkezlerinde
Normal ya da engelliler okullarında
Sağlık tarama merkezlerinde
İş ve işci sağlığını koruma kurumlarında....
uygulanabilir hale getirilerek alanında bir ilke imza atmıştır.
2001 yılında Kraliyet Enstitüsü İşitme Engelliler ve Konuşma Bozuklukları Merkezi K.I.D.S. ‘in kuruluşunun ( 13 Haziran 1851 yılında kurulmuş ) 150. yılı münasebetiyle yapılan bilimsel araştırmada;
Belçika’da yapılmış olması,
Bilime katkısı,
Bilimsel değerinin yüksekliği, Kullanılabilirliği
Gibi pek çok kriterlerce yukarıda adı geçen tez çalışması yılın en başarılı bilimsel araştırması bulunduğundan 30 Kasım 2001' de yılın bilim adamı ödüle layık bulundu.“Yılın Bilim Ödülünü” kazandı.
Bu çalışma 5 dilde (Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca, Hollandaca) SIG tarafından yayımlandı

2004 Yılında Belçika da toplumsal kaynaşma programlarını başlattı.
2004 Yılında Belçika ve Türkiye odyoloji bilimsel olarak tanıma, çalışma ve ileriye yönelik ortak planlar yapma noktasına getirilerek Avrupa birliği normlarına uyum ve tarama süreci başlattı.
2006 Yılında Türkiye’de Afyonkarahisar’ın Emirdağ ilçesinde faaliyetlerine başlamıştır. Belçika da ise 2000 yılında açmış olduğu Hoorzorg Hamza adlı işitme merkezini halen işletmeye devam etmektedir.
Aynı şekilde www.hoorzorg.be veya www.duymakistiyorum.com adlı sitelerde hastalarına yardımcı olmaktadır.
1. Suvermez Köyü Şenliği’nin Düşündürdükleri
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Ömer Özkan
Köyümüz, tarihinde ilk kez böylesine, önemli, böylesine görkemli bir şenlik yaşadı. Yapılan hata ve yanlışlar bir yana sevgili muhtarımız Mehmet ÖZKAN ‘ı kutluyorum. Yurt içindeki, özellikle Eskişehir’de ikamet eden Suvermez’liler katılmasalar da gelen 500’ e yakın köylümüzü, misafirleri de kutlarım. İnsanlar yılardır görmediği akrabaları, komşuları ve arkadaşlarıyla bir araya geldiler. Dertleştiler, sohbet ettiler. Herkesin yüzü güleçti. Böylesi şenliklere, festivallere halkımızın gerçekten gereksinimi var. Ben eleştirimi üç noktada topladım. SıralıyorumBu şenlik elbet güzeldi. Övgü dolu bir geceydi fakat bazı yanlışlıklara parmak basmak gereğini duyuyorum. Şenliğin en önde gelen görevi, yurt dışında yaşayanlarla, yurt içinde olup da köye gelmeyen, zamanla köyden kopan köylülerimizi, herkesi kaynaştırmaktı. Bu amaç, yurt içindeki Suvermezliler gelmeyince aksadı. Katılıma Avrupada’ki Köylülerimiz damgasını vurdu. Sonunda “Suvermez Şenliği” gurbetçi şenliğine dönüştü. Böylece gecenin amacı unutuldu, şenlik yavanlaştı. Bu bir…
İkincisi, müzik programı zayıftı. Köyümüzün biricik bülbülü yerel sanatçımız Abdullah Özkurt da olmasa inanın ki eğlencenin çekilecek yanı yoktu. Sevgili muhtarımız nereden bulduysa bir “ düğün müzisyeni” bulmuş. Adam “kahverengi gözlerin” şarkısıyla başladı, aynı arabeskle programını bitirdi. Oysaki meşhur sanatçılar getirilemediyse, türkü barlardan usta bir bağlamacı bulunabilirdi. Buda iki…
Şimdi gelelim üçüncü ve yapılan en önemli yanlışa. “ 1. Suvermez Şenlikleri” bir halk şenliğidir, festivaldir. Ne yazık ki militarizmim bu şenliğe gölge düşürdü. Katılımcıların 300 kadarı Avrupa da yaşayan köylülerimizdi. Hepsine teker teker sorunuz: “ onlar yaşadıkları ülkelerde böylesi şenliklere giderler, hangi şenlikte şehitlik ziyareti yapılmıştır? O ülkelerde hangi halk festivali milli marşla saygı duruşuyla açılmıştır. Hangi Avrupa ülkesinde, hangi şenlikte Vali Kaymakam ya da Belediye Başkanı konuşma yapmıştır? Yine hangi halk şenliğinde militarizm hevesçileri nutuk atmıştır? “Yok böyle bir şey! Beyler demokrasiyi biraz olsun içselleştirelim. Ne olur artık, militarizimle halk şölenlerini birbirinden ayıralım. Eğlenmek isteyen kitlelerin eğlencesine bari karışmayalım.
Yarınımız bu günden daha iyi olacak
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Haberler
Türkiye’ nin kanayan yarası daha doğrusu acil tedavi edilmesi gereken bir yarası var. Bu yarayı tedavi etmenin yolu için asgari müşterekte birleşerek birlikte yaşama kültürü oluşturmaktan geçer. “Önce düzen sonra kazan” atalarımız ne güzel söylemiş bu sözü biz düzeni iyi kurmamız gerek. Bu ülkede yaşayan herkes diğerlerini olduğu gibi kabul etmeli ve bu ülke için ne yapabilirimi düşünmeli ve enerjisini buna harcamalı. Biz kendi aramızdaki kısır çekişmeler de kurtulduğumuzda ülkemiz kendiliğinden kalkınacaktır.
Ekonomimiz artık rayına girdi. Tren artık yavaş yavaş hızlanıyor. Bunun en iyi göstergesi ise Türkiye'nin önceki yıllarda, küresel ya da bölgesel bir krizde notu ilk önce düşürülen ülkeler arasında artık yer almadığını vurgulayan analistler, Türkiye'nin küresel kriz ortamında, ''pozitif'' görünüme sahip bir kaç ülkeden biri olmasıdır.
Türkiye, 1-2 yıl içinde kredi notu ''Yatırım Yapılabilir'' düzeyine çıkarılması beklenen 10 ülke arasında yer alıyor. Türkiye'nin, bankacılık sektörünün önderliğinde yüksek oranlı bir ekonomik büyümeye geçmesinin ardından bir süre içinde de ''güvenle yatırım yapılabilir'' anlamına gelen ''BBB'' kademesine yükseltilebileceği ifade ediliyor. Kredi notundaki artış, Hazine ve özel sektörün, uluslararası piyasalardan daha düşük maliyetlerle ve daha uzun borçlanmasına imkan tanıyacak.
Ekonomide işlerin yolunda gitmesi için çalışan nüfusun ve ülke nüfusunun yaş ortalaması ile yakından ilgisi var. Dünyanın nüfusunun ortalama yaşı 33 ilken bu ülkemizde 28 dir. AB ülkelerinde ise nüfus ortalama yaşı 40 lı yaşları çoktan aşmıştır. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde yaş ortalaması 48 lerin üstünde olması bekleniyor. Nüfusla ilgili ortaya çıkan bu tablo, Avrupalı yöneticileri, düşünürleri, haklı olarak endişeye sevk etmektedir. Bu endişeyi iki Avrupalı araştırmacı, “Topluluk ülkelerinin çoğunda görülen doğum azalması ve nüfusun yaşlanması, Avrupa’nın geleceğini nüfus yönünden olduğu kadar sosyal ve ekonomik bakımdan da tehlikeye sokmaktadır” ifadesi ile endişelerini dile getirmektedir. Aynı yazarların şu sözleri de, Avrupa’nın durumunu ortaya koyması bakımından ilginçtir:”Tarihin yakın dönemi içinde Avrupa, çevresinde hala genç bir dünya bulunan “yaşlı bir hanıma” benzemektedir.”
AB’YE milyonlarca göçmen nüfus gerek: Aslında bütün bu önlemler ülkelerin gelecekteki ekonomik durumlarını etkilemesi açısından büyük önem taşıyor. Çünkü genç işgücünün tek alternatifi ülkeye büyük sayılarda göçmen girişini kabul etmek. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan araştırmaya göre AB genelinde doğurganlık oranında değişme olmazsa çalışan-emekli oranının korunabilmesi için 25 yıl içerisinde milyonlarca göçmen nüfus alınması gerekecek.
Çevresindeki genç nüfusun en fazla olduğu ülkede tartışmasız Bizim ülkemizdir. AB ülkelerine baktığımızda şirketleri devir alacak yeni nesil bulmakta zorlanan şirketlerin olduğu görülmektedir. Ülke olarak önümüzdeki fırsatlar değerlendirirsek. Gerek Ab nin gerekse orta doğunun sözü dinlenen ülkesi olmamak için hiçbir neden yok.
Sonuç olarak yeter ki biz içimizde senlik benlik kavgasına düşmeyelim bir olalım diri olalım birlikten kuvvet doğar ilkesi ile birbirimize kenetlenelim.
Görelim Mevla neyler neylerse güzel eyler ……………..
Sayfa 429 / 497














