Parti Kapısına Kilit Mi?
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Yüksel Önaçan
Basında okudum.
Başka bir ilin milletvekili Sinop’a geliyor ve bir parti binasının kapısına kilit vurup, gidiyor.
Şutlanan parti yöneticileri de demeç veriyor:
“- Partimiz genel merkezi böyle uygun görmüş. Yine görev verirlerse seve seve yaparız.”
Bu kadar rencide edildikten sonra da mı?
N’oluyor bu halka?Parti liderlerinin tek egemen olduğu bu ülkede egemenliğin kayıtsız-şartsız milletin olabilmesi için kimler kendilerini öne atacak?
Her millet vekili Mahmut KOÇAK gibi neden olamıyor?
Tüm liderler ağızlarını açtılar mı Atatürk’ün izinde olduklarından, Atatürkçü düşünceden, O’nun ilkelerinden, inkılâplarından yana olduklarını söylüyorlar. Bizler de aynı.
Bu nasıl Atatürkçülük?
Hani egemenlik kayıtsız şartsız milletindi?
Hani partiniz sosyal ve de demokrattı?
Hani özgür düşünceden yanaydınız?
Eğitim mi? Öğretim mi?
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Metin Sağlam
İlk bakışta eğitim ile öğretim arasında fazla bir fark yok gibi görünür. Aslında bu iki kelimenin anlattığı süreçler birbirinden çok farklıdır.
Genel anlamda tanımlama ile eğitim; bireyin davranışlarında, kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik yönde değişme meydana getirme sürecidir. Bu tanımda dikkati çeken öğelere bakınca şunları görmek mümkündür. Eğitim, bir anlık durum ya da olay değil, öncelikle bir süreçtir. Bu süreçte bireyin davranışlarının istenilen yönde değiştirilmesi amaçlanmaktadır. Davranışlarda değişme meydana getirme istenilmekte ve bu hedefe ulaşmada araç olarak bireyin yaşantısı kullanılmaktadır.
Öğretim ise; bir kimseye, bir konu bilgi ve beceri kazandırmaktır. Bu iki kelimenin genel anlamdaki manalarını verdikten sonra bu haftaki yazımızın ana konusuna dönelim. Evet, önce eğitim mi? Öğretim mi? Kendi düşüncemi söylemeden önce sizlerde bazı şeyleri paylaşmak istiyorum. Dikkat edersek yakın zamana kadar hep eğitim ve öğretim yılı diye başlar ve devam ederdik. Fakat ne açıdır ki son yıllarda artık sadece öğretim diyoruz. Öğretimi hep ön plana çıkarıyoruz. Örneğin; 2003-2004 Eğitim ve öğretim yılı derken artık 2007-2008 Öğretim yılı diyoruz. Artık bizlerde birer eğitimci olarak bunu özümsemeye başladık. Ama şahsım adına 20 yıllık meslek hayatımda hep eğitimi ön plana çıkardım. Tabii ki öğretimi bir kenara atmadım. Zaten böyle bir şeyde düşünülemez. Anlatmak istediğim eğitimi öğretime heba etmedim. Okulun görevi çocuğu eğitmektir ve bilgi öğretmektir. Eğitim sistemimiz gereği öğretim ön plana çıksa da bizlere mevki sahibi insanlar kadar eğitimli vatanını milletini seven büyüklerine saygı küçüklerine sevgi duyan insanlar lazımdır. Hepimiz kaymakam ve oğlu bir farklı rivayetle padişah ve oğlu menkıbesini bilirsiniz. Bunu birçoklarımız duymuşuzdur. Ben yine de hatırlatayım, Zamanın birinde bir padişah ile bir oğlu vardır. Babası oğluna hep şunu der “Sen adam olmazsın”. Gel zaman git zaman bu oğlan padişah olur ve adamlarına babasını çağırıp getirmelerini söyler. Padişahın adamları gider ve padişahın babasını alıp huzura getirirler. Padişah babasına “ Baba bak bana sen adam olmazsın derdin. Ben koskoca bir padişah oldum “ der. Babası da padişaha dönerek” Oğlum ben sana adam olamazsın dedim. Bakıyorum padişah olmuşsun. Ama hala adam olamamışsın” der. Evet, beyler öğretim elbette önemlidir. Ama eğitimsiz insanda bilgi olsa da bir şeye yaramaz. Esen kalın.
Öküz Parası
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Hakiki Kabakçı

Bin dokuz yüz altmışlı yıllar sırası
Herkesin gönlünde bir Avrupa sevdası
Ana baba günüydü İstanbul Haydarpaşası
Biletçi dedim; kaç para İstanbul Alamanya arası
Boş ver gardaş dedi, yere batsın Avrupası
Atılırda gidilir mi şu memleketin havası
Kalmam dedim, dönerim kazanınca öküz parası
Gurur Mudur, Utanç Mı “Emirdağlıyım” Demek?
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Sizden Gelenler
‘Nerelisin’ sorusu Türkiye’de yaşamınız boyunca karşılaşabileceğiniz en sık sorulardan birisidir. Özellikle yeni bir ortamda yeni insanlarla yeni bir tanışma faslında “adınız nedir” sorusunun hemen ardından “Nerelisiniz” sorusu gelir karşınıza…
Aslında dünyanın ya da Türkiye’nin herhangi bir yerinde yaşayan birisi için bu soruya cevap vermek oldukça basittir. “İzmirliyim, Vanlıyım, Ankaralıyım” ya da buna benzer cevapları hazırdır, Emirdağlı olmayanların.
Ya Emirdağlıların?
Hiç düşündünüz mü? Belki sizin de başınıza geldi “Nerelisin” sorusuna bir an tereddüdün ardından neler söylediğiniz?
-“Emirdağlıyım, şey aslında Afyonluyum, yani Emirdağ Afyon’un bir ilçesi de”
Bu cevapta aslında haykırmak isteriz “Emirdağlıyım” diye, içimizden geçer “İl olmak” Afyon kelimesini hiç kullanmamayı isteriz ama bu gidişle bu sadece hayalden ibaret…
Başka bir diyalogda “Emirdağlıyım” deriz gayet rahat bir şekilde. Karşımızdaki şaşırır: “Emirdağ da neresi ?” diye sorunca açıklama yapma ihtiyacı hissederiz, “Afyon’un bir ilçesi..” ve hemen yanıt gelir, “Afyonluyum desene o zaman”
Biz ise zaten alışığız bunlara, cevabımız hemen hazırdır genelde, “Pek iyi geçinmeyiz de…” Fakat bu tatminkâr bir yanıt değildir. Yabancı devam eder “Neden?” Emirdağlı son kozunu oynar “….Ya ne bileyim işte Eskişehir’e bağlı gibiyiz…”
Bu ve buna benzer diyaloglar her Emirdağlının başına sık sık gelir. Nedir bu kimlik karmaşasının sebebi?
Doğduğumuz yer mi, doyduğumuz yer mi? Bu topraklar, bu yaylalar, bu dağlar mı?
Bağlı olduğumuz il olan Afyon mu? Neden kabullenemeyiz Afyonlu olduğumuzu?
Biz Emirdağlılar neden “Ötekilileştirildik”
Bizim Afyon ve Afyon’a bağlı diğer ilçelerde yaşayanlardan ne farkımız var?
Kendimizi “özel” hissetmeye neden ihtiyaç duyuyoruz?
Nereli olduğumuz sorusu karşısında düştüğümüz bu ikilem, aslında Yörük-Türkmen, Yerli-Köylü, Gavurcu-Gavurcu olmayan, Alevi-Sünni gibi toplumsal ayrışıma maruz kalmamızın daha genel anlamda “kimliğimize yansıması”.
Şu bir gerçek ki bizler “farklıyız”. Afyon’dan, Afyonlu’dan, Afyon’un diğer ilçelerinden. Kendimizi özel hissetmemizin nedeni de bu olsa gerek. Yıllar önce Avrupa’ya başlayan göç sonucunda farklılıklar da girmeye başladı hayatımıza. Alamancının “radyosu”, Belçikalının “hünerli gelini”, Hollandalının “peyniri” derke başladı değişimimiz ve hâlâ da devam ediyor. Aslında bu değişim Emirdağ için kazançtır, olumlu değişiklikler bunlar bizi farklı kılan kültürümüze zenginlik katan nedenlerden sadece birkaçı…
Sadece kültürel yönden değil sosyal anlam da değiştik. Emirdağ’a açılan Yüksek Okul da etkiledi bu değişimi… Emirdağ’lı sözüm ona, yabancıların bizi dışarıdan görenlerin deyişiyle “yontuldu bir nebze”. Emirdağ’daki Askeriye (Artık olmayacak) sayesinde esnafımız “Gurbetçi” ve hemşerileri haricinde başka birileriyle nasıl alışveriş yapılacağını öğrendi.
Daha geçen hafta Ankara’da tesadüfen Emirdağ’da acemiliğini yapan bir askerle karşılaştım. Tabii hemen Emirdağ hakkında izlenimlerini sordum. Samsunlu bir gençti. “Emirdağlı çok kaba ve yüzü gülen insan göremedim, ah hele o esnaflar” dedi, gerisini yazmayacağım.
Keza google’da “Emirdağ” yazarsanız, acemi birliğini ilçemizde geçiren askerlerin “Youtube” adlı paylaşım sitesinde hakkımızda nasıl atıp tuttuklarını hatta hakaret ettiklerini ibretle okursunuz. Aslında Emirdağlılar olarak bu kişilere “hakaret veya tazminat davası” açabiliriz, ilçemizin saygınlığı açısından…
Keşke, bir üniversitemiz de olsaydı, Gurbetçiden başkası da gelseydi, başka ilçelerden, başka illerden, başka ülkelerden gelenler olsaydı… Bizi eleştiren daha çok olsaydı da, daha çok görseydik eksiklerimizi.
Yani Emirdağlı olarak yaşadığımız bu ikilem, bu Afyonluluğu kabullenememe, bu Emirdağlılığı yüceltme, bu asi, bu isyankâr, bu kabına sığmaz yanımız bizi biz yapan değerler. Anladım ki “Emirdağlıyım” derken utanmıyormuş Bozkır insanı, “Afyonlu değilim Emirdağlıyım” derken gururla söylüyormuş Adaçal insanı…
Merasimlerimiz ve Çevre Duyarlılığı
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Cuma Hutbesi
İnsan sosyal bir varlıktır. Bu yönüyle insan çevresi ile ikili ilişkiler kurmak, diğer insanlarla birlikte adab-ı muaşeret adı verilen belirli düzen ve kurallara uyarak yaşamak mecburiyetindedir. Bu durum sorumlu olmayı gerektirir. Alemde, sorumluluğu yüklenme bilincine sahip tek yaratık insandır. Ahzab suresinin “Biz emaneti, dağlara, taşlara emrettik, onlar bu emaneti taşımaya yanaşmadılar. Bunu insan yüklendi.”(1) ayetinde zikredilen emanet genel anlamda ‘sorumluluktur’.
İslam dininin özünü iman esasları, ana unsurunu da ibadetleri teşkil etmektedir. Fakat dindarlık bunlardan ibaret değildir. Dindarlık, yaratana kulluk, yaratılana şefkat ve saygı, hiçbir canlının hakkını ihlal etmeden, hiçbir kalbi incitmeden hak ve istikamet üzere yaşama demektir. Din ve dindarlık böyle anlaşılmaz ve uygulanmazsa, o zaman kaba, hoyrat ve bencil bir dindar tipi ön plana çıkar ki; bunun sonucu olarak cahil kesimler de dini böyle algılar ve dinden uzaklaşırlar. İşte bunun için genel ahlak, adab, görgü ve nezaket kuralları dinin ve dindarlığın tabii gereği olduğu için benimsenmeli ve uygulanmalıdır. Zaten bu açıdan adab-ı muaşereti öğrenmek dinimizce farz-ı ayın kabul edilmiştir.(2)
Dinimiz çevreye zarar vermeyi, insanların gelip-geçtiği, konakladığı yerleri kirletmeyi yasaklarken; Peygamberimizin: “İman altmış küsur şubedir. Bu şubelerden birisi insanlara sıkıntı verecek şeyleri gidermektir.
Bu manada yol ortasında bulunan bir taşı kaldırmak imanın gereğidir”(3) hadisinde görüldüğü üzere buraları temiz tutmayı imanın bir gereği ve ibadet saymıştır. Efendimizin: “Komşusu elinden, dilinden emin olmayan kişi mü’min sayılmaz”(5) sözü, en yakın çevremiz olan komşuluk ilişkilerini düzenleme açısından çok dikkat çekicidir.
Geliniz, yukarıda verilen ölçüler ışığında toplumun birer ferdi olarak taşıdığımız sorumluluk, dindarlık ve çevre duyarlılığını hep beraber gözden geçirelim. Caddelerde, sokaklarda ve evlerimizde yaptığımız düğünlerimiz, nişanlarımız, sünnet merasimlerimiz, hatta özel yaş günü kutlamalarımız ve asker uğurlama törenlerimizdeki yüksek müzik sesleri, bağırmalar, araba kornaları ile çevremizi rahatsız ettiğimizi fark edelim. Uyuyan çocukları uyardığımızı, hasta olup yatanlara eziyet verdiğimizi, misafiri olan komşuları gücendirdiğimizi, okulda ders gören öğrencilerin eğitimlerini engellediğimizi, devlet dairesindeki çalışma ortamını yok ettiğimizi hiç düşündük mü? Evet değerli Mü’minler, hep düşünmeliyiz bunları ve de önemsemeliyiz. Tüm merasimlerimizde çevreyi rahatsız etmeyecek, kul hakkına düşmeyecek şekilde tedbirler almalıyız. Kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyleri başkalarına reva görmemeliyiz Başkalarının ulaşım hakkını engellememe, caddelerde arabaların geçtiği yoldan yürümeme, başkalarının iş yerinin önünü, arabasının çıkacağı yolu kapatmama gibi hususlarda da ayrı bir duyarlılık göstermeliyiz. Unutmayalım ki “Başkalarına nasıl davranırsanız, size de öyle davranılır.”(6)
(1) Ahzab, 72
(2) TDV İslam İlmihali II, 469
(3) İ.Canan, Kütübü sitte, 2, 241
(4) İ.Canan, Kütübü sitte, 2, 349
(5) İ.Canan, Kütübü sitte, 10, 209
(6) DİB, 250 Hadis
Eğitimci, yazar Hasan Hüyük
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Biyoğrafiler
1970 Yılında Emirdağ da hayata başlayan Hasan Hüyük, İlköğretimini Emirdağ Yavuz köyünde tamamladı.
Eskişehir'in Mahmudiye İlçesine bağlı bulunan Hamidiye Köyü'nde bulunan Yunus Emre Öğretmen Lisesi'ni bitirdi. Denizli Eğitim Yüksekokulu'ndan bitirince öğretmen olarak göreve başladı. Uşak Eğitim Fakültesi’nde lisans tamamladıktan sonra Eskişehir İktisat Fakültesi'ni dışarıdan bitirdi. Van iline bağlı Çatak ve Çaldıran ilçelerinde ve Afyonkarahisar iline bağlı köylerde öğretmen olarak görev yaptı. Şu an halen Afyonkarahisar merkezinde öğretmen olarak çalışmaktadır.
2004 yılından itibaren çeşitli yayınevlerince (Bilgi-Başarı, Morpa, Mavi Beyaz, Artı Başarı) hazırladığı ilköğretime yönelik tüm dersler, tatil kitapları, yaprak testler, matematik kitapları, soru bankaları vb. basılarak yayınlanmıştır.
İlköğretime yönelik kitap çalışmaları halen devam etmektedir. 11 test kitabında imzası bulunan Hüyük’ün basıma hazır 3 kitabı bulunmaktadır.
Bu Haritayı Kabul Etmiyorum
- Ayrıntılar
- Üst Kategori: Yüksel Önaçan
Bizi Rusya, Slovakya ve Polonya’dan sonra 4.sıraya yerleştiren, o görmediğim haritadaki yerimizi kan kırmızısına değil de açık pembe(zannediyorum) gösteren, böylece dünyanın gözünde cesaretimize ilk üç sıradakilerden az puan veren bu haritayı kabul etmiyorum.
Zaten bu sıralamayı yapanlar,
Sürücüleri Tehlikeyi Seven, Cesur Olan Ülkeler diyecekleri yerde,
Sürücüler İçin En Tehlikeli Ülkeler demekle baştan yanlış yapmışlar.
Haritayı kim mi yapmış?
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü(OECD).
Sanırım kendilerine ayrılan fonu ceplerine sokup, Rusya’ya votka içmeye gitmişler ve harita da orada çıkarılmış.
Rus votkasını içince;
—Rize’de özürlüler için yapılan üstgeçitten minibüsünü sıyıra sıyıra geçen usta, cesur, hayatındaki en büyük idealini gerçekleştirdiğini söyleyen, 189.00 lira bir cezayla hobisini gideren,
—Türk rakısını içip, İstanbul trafiğine ters ola giren,
—“Bana nasıl yol vermezsin,” diye, eşiyle normal yolunda giden sürücünün yolunu kesip, eşinin gözleri önünde onu bıçaklayarak öldüren,
—Trafik denetlemesi yapan polisi metrelerce altına alıp, sürükleyen,
—Terörün kol gezdiği İzmir’de görevli polislerin “DUR!” ihtarına uymayıp, kaçan; seken kurşunla ölen ve arkasında haklı(!) baba bırakan,
—Tuttuğu futbol takımının galibiyetinden sonra otomobil kullanmanın bazı şartlara tabi olduğunu, bu şartların alkol aldıktan sonra bir eliyle de tabanca kullanmak gerektiğini düşünerek balkondaki insanı kolundan falan değil, kafasından vurabilmeyi beceren,
—Evine fırında pişmiş kelle götürürken emniyet şeridini kullanan, ama aynı zekada bir başkasının da o şeritte park ettiğini görünce sinirlenip, son sürat çarpmakla hayatına yanındaki oğluyla son verebilen,
—Bulgaristan’a şöyle bir tur atmak için giderken, kendisinden gerekli evrakları isteyen polise, ”Benim milletvekili olduğumu bilmiyor musun?!” diye, polisi tokatladıktan sonra direksiyona öfkeyle binip, giden,
—Sevgilisiyle birlikte kafayı bulduktan sonra çırılçıplak soyunup otomobiline binen ve karşıdan gelen kamyonla küpüşüp, bu dünyayı beğenmeyerek öbür dünyaya uçan cesur yürekli sürücülerimizi elbette göremezler, bilemezler. Rus votkası bu, Eskişehir’in Kalabak suyu değil ki…
Onun için ben yapılan haritayı kabul etmiyorum.
Türkiye sürücüleri mutlaka 1. sıraya konulmalı.














